Kuru Temizleme ve Kaldırımlar

(Temmuz, 6, 2006, baydaroglu.blog.com)

undefined

Hiç ölçmedim. Hayalimde 15-20 metrekare kalmış. 10 metrekare de arkası. Toplam 30-35 metrekare. Camlar neredeyse yere kadar uzanıyor. Camları taşıyan ince profiller yer yer paslanmış. Yerle bağlantı kuran metaller de. Dev bir makine, çamaşır makinesi görünüyor buharlı ütünün arkasında. Yüzeyi oranja yakın kırmızı. Çamaşır atılan kısım kromaj çelik görünümünde. Ceketler, pantolonlar, etekler, gömlekler, zaman zaman çarşaflar gök yüzünden salınan yapraklar gibi askılıklarda. Gerektiğinde bir çubuk yardımıyla indiriyoruz onları.

Lise yıllarımdı. Makinenin arkasında su ve kir kokusu olduğunu sonradan öğrendim. Dev kuru temizleme makinamız göstermelikti. Çalışan aksam da Kemal Ağabey’den başka bir şey değildi. Bir süre sonra çalışan aksama ben de katıldım. Tüm elbiseler elle yıkanıyordu. Kaba kaba fırçalarla… Su ve fırça darbelerinden sonra ilkel kurutma makinesi devreye giriyordu. Ardından hava sirkülasyonu son işlemi yapıyordu. İslim işini, fırçalamayı Kemal Ağabey yapıyordu. Okul çıkışımı bekliyor, ben geldiğimde müşterileri bana emanet ederek arkaya süzülüyordu. Saatlerce fırçalıyordu kumaşları. Bazen geç vakitte de elbiseler geliyordu. Onlar benim kısmetim oluyordu genelde. Bir süre sonra düzenli bir kısmet oldu. Yıkama seanslarım gittikçe artıyordu.

Günde 1000 lira alıyordum. Bu hem benim için hem ev için iyi paraydı. Oradaydım. Ve 1 yıl geçti. Üniversiteye hazırlanmam gerektiği 2. sınıfta danketti kafama. Bir dersaneye yazılmam gerektiğini düşündüm. “Seviye tespitten sonra” dediler. Girdim. Gereken puandan daha fazla aldım. Hergün aldığım 1000 liradan tam 50 tane biriktirdim. Peşinatı yatırdım. Bir süre sonra farkettim ki devamını ödememin mümkünü yok. Hem çalışmamın da.

Çalışmazsam olmaz ki… Kaydımı sildirmek istedim. Aslında kaydım kalabilirdi. Ancak 50 tane biriktirdiğim günlüklerimi geri almak istiyordum. O da olmadı. 50 günüm orada kaldı. Helali hoş olsun.

Kuru temizleme dersanem olacaktı. Okuldan 13′te eve gelip yemek yiyordum, 14′te işe başlıyordum. Saat 20′yi vurduğunda ise iş kalmıyordu genelde. Ben de kendi geliştirdiğim usullerle ders çalışıyordum. Gece 1,2′ye kadar… O saatten sonra eve gitmek ürkütücü olmasa çok ta dert yoktu aslında. Bir de hergün okula geç kalmaya başlamıştım. Haftanın 2 günü ilk dersler felsefeydi. Mahir Hoca önceleri hoşgörü gösteriyordu. Fikirlerimizin uyuşmadığı anlaşılınca bütün hoşgörüsü kayboldu. İşler bozuldu. Özellikle Mahir’den sürekli fırça yiyordum. İşi arsızlığa hiç vurmadım. Okuldan 1 gün bile kaytarmadım. Yapmam gerekeni kodlanmış gibi yapıyordum. Uykumu da alabileceğim kadar almaya çalışıyordum. Cumartesi ve pazarları da iş yerini açıyor, rutin işler (islim) ve genel temizlik yapıyordum. Ardından da derse devam… Sonra islim saatlerim değişti. Değişti derken, Kemal Ağabey’in günahı yok. Ben değiştirdim. Ya da akışında değişti diyelim. Artık akşamın tamamında ve gecenin ilk saatlerinde ders çalışıyor ve sonra islim yapıyordum.

Issızlaşmış bir çarşıda tek yanan ışığın altında olmak ürkütücü olur. Her bir tıkırtının sırtına binlerce senaryo üşüşür. Belki de bundan Necip Fazıl Kısakürek’in kendi sesinden şiirleri eşlik etmeye başladı islimlerime. Sözlerin rakrakası, o çok gün görmüş sesin tınısı, kendi hayalimdeki sözlerin izdüşümü ürküntülerimi yeni bir sessizliğe kadar erteliyordu. O ara kasetteki şiirleri ezberledim. Ezberledim ama hep kasetten dinledim. Dinlediklerim içinde ruhumu en çok okşayan, kendimi bulduğumu sandığım ‘kaldırımlar’ dı. Kaldırımlar, eve giderken de tesellim olmaya başladı. Havaya göre, bir bölümünü okuya okuya eve gidiyordum… Her gece… Çok gece… Şairler sultanının ruhu ihtizaza getiren o sözlerini hatırlatma babından sizlerle paylaşayım istedim.

Karanlık bir gecede ışığı yanan tek dükkanın içinde, ıssız bir karanlıkta uzayan yollarda, ya da her ne halde anlam bulacaksa ruhunuzda kelimeler… oraya giderek okuyun lütfen.

KALDIRIMLAR

I

Sokaktayım, kimsesiz bir sokak ortasında;
Yürüyorum, arkama bakmadan yürüyorum.
Yolumun karanlığa saplanan noktasında,
Sanki beni bekleyen bir hayal görüyorum.

Kara gökler kül rengi bulutlarla kapanık;
Evlerin bacasını kolluyor yıldırımlar.
İn cin uykuda, yalnız iki yoldaş uyanık;
Biri benim, biri de serseri kaldırımlar.

İçimde damla damla bir korku birikiyor;
Sanıyorum, her sokak başını kesmiş devler...
Üstüme camlarını, hep simsiyah, dikiyor;
Gözüne mil çekilmiş bir âmâ gibi evler.

Kaldırımlar, çilekeş yalnızların annesi;
Kaldırımlar, içimde yaşamış bir insandır.
Kaldırımlar, duyulur, ses kesilince sesi;
Kaldırımlar, içimde kıvrılan bir lisandır.

Bana düşmez can vermek, yumuşak bir kucakta;
Ben bu kaldırımların emzirdiği çocuğum!
Aman, sabah olmasın, bu karanlık sokakta;
Bu karanlık sokakta bitmesin yolculuğum!

Ben gideyim, yol gitsin, ben gideyim, yol gitsin;
İki yanımdan aksın, bir sel gibi fenerler.
Tak, tak, ayak sesimi aç köpekler işitsin;
Yolumun zafer tâkı, gölgeden taş kemerler.

Ne sabahı göreyim, ne sabah görüneyim;
Gündüzler size kalsın, verin karanlıkları!
Islak bir yorgan gibi, sımsıkı bürüneyim;
Örtün, üstüme örtün, serin karanlıkları.

Uzanıverse gövdem, taşlara boydan boya;
Alsa buz gibi taşlar alnımdan bu ateşi.
Dalıp, sokaklar kadar esrarlı bir uykuya,
Ölse, kaldırımların kara sevdalı eşi...

II

Başını bir gayeye satmış bir kahraman gibi,
Etinle, kemiğinle, sokakların malısın!
Kurulup şiltesine bir tahtaravan gibi,
Sonsuz mesafelerin üstünden aşmalısın!
Fahişe yataklardan kaçtığın günden beri,
Erimiş ruhlarınız bir derdin potasında.
Senin gölgeni içmiş, onun gözbebekleri;
Onun taşı erimiş, senin kafatasında.

İkinizin de ne eş, ne arkadaşınız var;
Sükût gibi münzevî, çığlık gibi hürsünüz.
Dünyada taşınacak bir kuru başınız var;
Onu da, hangi diyar olsa götürürsünüz.

Yağız atlı süvari, koştur, atını, koştur!
Sonunda kabre çıkar bu yolun kıvrımları.
Ne kaldırımlar kadar seni anlayan olur...
Ne senin anladığın kadar, kaldırımları...

III

Bir esmer kadındır ki, kaldırımlarda gece,
Vecd içinde başı dik, hayalini sürükler.
Simsiyah gözlerine, bir ân, gözüm değince,
Yolumu bekleyen genç, haydi düş peşime der.

Ondan bir temas gibi rüzgâr beni bürür de,
Tutmak, tutmak isterim, onu göğsüme alıp.
Bir türlü yetişemem, fecre kadar yürür de,
Heyhat, o bir ince ruh, bense etten bir kalıp.

Arkamdan bir kahkaha duysam yaralanırım;
Onu bir başkasına râm oluyor sanırım,
Görsem pencerelerde soyunan bir karaltı.

Varsın, bugün bir acı duymasın gözyaşımdan;
Bana rahat bir döşek serince yerin altı,
Bilirim, kalkmayacak, bir yâr gibi başımdan...

Yorum bırakın