(Temmuz, 1, 2006, baydaroglu.blog.com)

Yorgunum. Ak Merkez yokken huzur kokan sokaktan çıkıyorum. Söz verdim. Parka götüreceğim gözbebeğimi. Yeni açılan yoldan salınıyorum. Hayret. Yanlış yola girmeden 2. köprü yolundayım. Gültepe sapağından keşmekeşe dalıyorum. Cuma. Pazar yeni kalkmış. Kudurmuş arabaların kalabalığına laylon torbalar eşlik ediyor. Çok zaman yaşadığım geliyor başıma. Onlarca kez gittiğim yerde kayboluyorum. Neyseki insaflı yollar. İki çocukla şenleniyor araba. Diğer eve doğru yola çıkıyoruz. Saat 22.50. Bütün enerjisiyle ayakta. İki çocuk bir kadın daha biniyor araca. Dereyoluna, Sadabad’a salınıyoruz. Çocuklardan biri radyoyu popa kuruyor.
Yabancılaşıyor ortam. Lale Devri’ne şahitlik etmiş sokaklardan geçiyoruz. Latife toprak olmuş, mendili üzerine kara bir örtü. Ne titrek lambalar var etrafta. Ne ud, ne kanun, ne ney… gözlerini dört açmış arabalar avazı çıktığı kadar bağırarak sağa sola saldırıyorlar. Sevgililer yok, sevgi, aşk, merhamet hepsi pılısını pırtısını toplayıp gitmiş. Konaklarda adabınca dönen etrikalar sokakları mesken tutmuş. Efe olmadan efelenmeler, hüzünsüz ağlamalar, neş’esiz kahkahalar… Seyahatimiz Seyrangah’a varıyor. Çocuklar şen, etraf kalabalık. Çocukluğumda yalnızca bir kez bindiğimi hatırladığım çarpışan arabalarda alıyoruz soluğu. Yanıbaşımda ve korumacısıyım. Gaz bende direksiyon onda. Tosladıkça keyifleniyor. Sonra daha başka şeylerinde keyfini çıkarıyor bensiz. O mutlu. Diğer çocuklar da. Halen büyümek istemiyor musun diye soruyorum. “hayır” diyor. Ve bir teşekkür. Teşekkürü anlamlandıran ve boyundan büyük bir açıklama…
Sarı binanın önünden geçiyoruz. Daha önce var mıydı bilmem ama ruhu çekilmiş gibi duruyor. Beşinci katta bir ışık yalnızlığını paylaşıyor gecenin. Yine Sadabad’dayız. Konaklar yerini üçüncü sınıf işletme mantığıyla kurulmuş karanlık fabrikalara terk etmiş. Gül, lale, zambak hiç bir koku yok… Sadabad latifenin mendili kadar karanlık. Sadabad latife kadar ölü… Yorgunluk yine işgale geliyor bedenimi.
Ev gibi bir yerdeyiz. Çocuklar yatıyor. Yoldaşım, arkadaşım, dostum, ben dayanamıyorum deyip çekiliyor gecenin huzurundan. Latifelerim de böyle çekilmişti dünyamdan. Daha arsız, daha umarsız, eyvallah bile demeden. Bazen hiç gelmemiş miydi diye sorduğum da oluyor hani…
O uyuyor. Gül yanağına Sadabad’dan kalma bir buse kondurarak ben de uyuyacağım. Rüyasındaki canavarları kovup, huzuru olacağım.
