
“Yüzüm tutmuyor ya, söyliyeyim burada: tango, 1880’lerde Buenos-Aires’in ortasındaki genelevlerde doğmuş bir danstır; görüyorsunuz çok eski değil bu. İlk tangoların sözleri, cinsel istek uyandıncı çok ‘aşırı’ içerikliydi.
Ya o seni düşlemekten vazgeçerse…
O gece ve ertesi gün uykusuzluğun katlanılmaz duruluğu çöktü üstüne.
Düşleri oluşturan tutarsız, sersemletici maddeyi işlemenin bir insanın üstlenebileceği en güç iş olduğunu anladı;
Kumdan bir ip örmekten ya da rüzgarın olmayan yüzünü mühre kazımaktan daha zorluydu.
Düpedüz bir insan değil bir başka adamın düşlerinin yansısı olmak – ne katlanılmaz bir eziklik ne çılgınlık!
Büyük bir dinginlikle, eziklikle, dehşetle, kendisinin de bir hayal, bir başkasının düşü olduğunu anladı.
İnsanların yeteneklerine değil yalnızca umutlarına sesleniyorlardı.
Kişilerin özel umutlarını, kişisel korkularını araştırırken müneccimlerle casuslardan yaralandılar.
Dolambaçsız her bilgi karşılığında nice boş laf, laf salatası ve tutarsızlık var ortalıkta.
Ne mahalleler bilirim, delikanlılar kitapların ayaklarına kapanır, sayfalarını barbarca öperler de tek harf sökemezler.
Bir kuş, külrengi gökyüzüne çizgi çekerek geçti,
İnsanoğlunun günden güne daha büyük acımasızlıklara girişeceğini seziyorum; yakında savaşçılarla haydut çetelerinden başka bir şey kalmayacak.
Korkunç bir işe kalkışan kişi bunu çoktan tamamlayıp bitirmiş olduğunu düşlemeli, geçmiş kadar geriye döndürülemeyecek bir gelecek olduğu düşüncesini kendine kabul ettirmeli.
Çökmekte olan akşam, sanki sonsuzdu.
“Yerlisi olduğu ilin valisi, astronomi ve astroloji bilgini, yorulmak bilmez din kitapları yorumcusu, ünlü şair ve hat ustası – bütün bunlardan bir kitap ve bir labirent kurmak uğruna vazgeçmiş.
Hem de zorbalığın, hem de adalet dağıtmanın, yatağındaki cariyelerin, şölenlerin, hatta engin bilgisinin zevklerinden bile el etek çekmiş–
“Doğru cevabı santranç olan bir bilmecede geçmeyen tek sözcük hangisidir?”
Elindeki çiçeği şimdiye kadar hiç kimsenin, bir ömür boyu sabahın ilk ışığından akşamın son ışığına kadar bakmış da olsa, görmediği gibi görürdü.
Belki de derinde, ta içimizde , her birimiz ölümsüz olduğumuzu, er yada geç bütün insanların her şeyi yapacağını ve bileceğini biliyoruz.
Babil, Londra ve New York hoyrat görkemleriyle insanların hayal gücünü zaptetmişledir; onların o kalabalık kulelerinde ya da hızlı hızlı gidilen caddelerinde hiç kimse, fakir Güney Amerika taşrasında bahtsız Ireneo’nun gece ve gündüz üzerine çöken aman vermez gerçekliğin hararetini ve basıncını hissetmemiştir.
İngilizce, Fransızca, Portekizce, ve Latinceyi zahmetsizce öğrenmişti. Ne ki, sanıyorum düşünmeyi pek beceremiyordu.
Tutkuların en kolayından yardım umdum: yurtseverlik .
Belki de Schopenhauer haklıydı; ben bütün öteki insanlarım, her insan bütün insanlardır.
Shakespeare bir anlamda o sefil John Vincent Moon’dur.
Korkaklığından utanç duymadığını göstermek için zihinsel kibrini büyütüyordu.
Tarihin tarihten kopya çekmesi yeterince şaşırtıcıyken, tarihin edebiyattan kopya çekmesi usa sığar
gibi değildir…
“Diyeceksin ki, gerçeğin ilginç olma zorunluluğu hiç mi hiç yoktur.
Bende sana diyeceğim gerçek, bu zorunluluktan sıyrılabilir, ama varsayım asla.
Kim, inanmadığı ya da vazetmekle ilgilenmediği bir şeye kanıt aramaya ömrünü adar ki?
Yavaş yavaş gerçeğe, artık hep sıradan kalacak sıradan işlere döndü.
Roman kahramanlarının başına gelen tersliklere üzülme huyumuz yüzünden kendi başımıza gelen belaları da iyice büyütürüz.
Recabarren, gözleriyle, dükkanda biri var mı diye sordu ona.
Suskun oğlan, hayır anlamında işaretler yaptı. Kara deriliyi saymıyordu tabii.
