Nuri PAKDİL’den Altı Çizili Cümleler 2

Kentliler, büyük bir doğallıkla, bu yapının önünden, her gün geçip giderler.
Yeryüzünde herkes olduğu yerde donup kalacaktır.
Bir mitralyözden çıkan kurşunları andırır bakışları.
Coşku içinde seviştikleri görülür başakların.
İnsanı yalnızlaştıran sürgün türküleri yakılır yeryüzünde.
Yeryüzünün yorgunluğu geçiyor hepimize.
Mavilik, daha hızlı koşar atlardan.

Şandır bir destandır uçurumlarda yazılan
Rüyalar hep renkli mi
Yapılıyor ki anne
Ağacın çiçek açması gibidir yazının yazılması.
Düşüncelerin, duyguların sürekliliğini yazı sağlıyor.
Yeni düzen, usu yenilerken, bilinci yenilerken kalemi de açar.
Vehim, kalbin kanseridir, iyileşmez yönetim hastalığı.
Beni en çok, bir sayı olmak korkutuyor.
Ev içleri, tabiatın içinde bir bölme, bir sığınaktır.
Oysa yeni düşlere gereksinmemiz var. Her gün, aynı yerde, aşağı yukarı aynı durumlarda birbirimizi gördüğümüzden, birbirimize eskimişlik bulaşıyor.
Doğanın sınırı diyelim duvara.
Üstümüze ağaç gibi yıkılıyor cehennem.
Roma taşlarından bir cehennem inşa ettiler bizim için.
İvedilikle insanların koşuştuğu evlerde akşam yemekleri için düzenlenen masalar belki de artık masaldır.
Hasan, Müslümanların atar damarı; Hüseyin Müslümanların toplar damarı.
Ancak yazardır aslında çağının en etkili, en sorumlu, en yiğit, kendisinden en çok korkulan eylemcisi.
Solukları mavilik saçıyordu, izleyiciler topluyorlardı bu mavilikleri.
Artık süremezdi boyuna uzamaları bodur ağaçların.
Parklara giden kızların yüreklerinde gecekondulara benzer tuhaf bir ağırlık vardı.
Yürüyorlardı, büyük yapıların önlerinde veba vergisinin çizelgelerine benzeyen arabalar duruyordu
Ülkemizde her köşebaşı, adeta bir şantiyedir, yapı taşları kelimeler olan.
Halkla ilgimiz tam bilinçli bir düzeye ulaşınca, Batıcılık iyice boşlukta kalacaktır, Marksçılık iyice boşlukta kalacaktır.
Diktatörlerin, 1920’den sonra, dünyayı eylem ve boylamlar gibi kuşattıklarından söz eder Duverger, örnekler vererek.
Mutlak Kitap’la şartlanarak ancak sürekli varolabilir insan.
Biat olmadan insan da, eylem de, düşünce de, edebiyat da muallaktadır.
Duygu yanını hesaba katmazsak, insanın gelecekte ne yapacağını bilemeyiz.
Divan edebiyatı, olağanüstü güzelliklerin açıklanması edebiyatıdır.
Yazarlarının kişilikleri kalmamış olan ülkeler, kendi tüzel kişiliklerini de yitirirler.
Uygarlığımızı, Batı uygarlığı önünde özgün kılan güç de temel kitaptan geliyordu.
Tarih boyunca, bu temel kitabın özümlenmesiyle oluşan düşünceye yerli düşünce, diyoruz.
Gurur ve zihni tembellik. Bunlar, ulusları donduran, sonra ağır ağır çöküntüye götüren sayrılıklardır.
Yabancılaşma, uygarlığından kopan bir ulusun alın yazısıdır.
Bu dönemlerde başlayan, bir Müslüman düşünürün, insancıl ve manevi değerleri yeniden insana duyurmayı erek bilen inanç eylemi de önemli etkiler yapmıştır.
Ülke, yazarla bozulur, yazarla düzelir.
Halka karşı olan, yani halk düşmanı olan yazarların, halkı sonuna değin ezebildiği görülmemiştir.
Türk ulusunun, yabancılaşmak istememesi, bu konuda katlandığı kahır, çağın en büyük direniş destanıdır.
Sorumluluğun bilincine yazarak varıyoruz.
Sorumluluk yabancılaşmanın karşıtıdır.
Yabancılaşan yazar, halkına kızar, halkına düşman olur, ona sövüp saymaya başlar.
Yabancılaşan yazar, ulusun dış düşmanlarınca halkın içine sokulmuş dışa bağlı bir iç sömürücüdür.
Yabancılaşmayı, Batıya şartlanmış yazarlar yürürlüğe koydu.
Yabancılaşmış yazarlar bu yabancılaşmanın, halk düşmanlığının öncüleri oldular.
Yabancılaşmış yazarların hepsi birbirlerine benzerler.
Ne kutlu halktır bizim halkımız.
Batıcılık, ülkemizde bitmiştir. Onun yedek takımı gibi oyuna giren Marksçılık da öylece bitecektir.
Cumhuriyet dönemi edebiyatı, halkının inançları dışında ve halkına karşı oluşan bir edebiyattı.
Ülkemize edebiyatla birlikte gelen, yerleşen yabancılaşma, yine ancak edebiyatla ülkemizden dışarı atılacaktır.
Tüm çemberleri edebiyat kıracaktır sonunda, bağımlılığın çemberlerini.
Çünkü insan, kendi yaptığı makinayı Tanrı’nın yerine koyarak onun kölesi olunca, korku başlamıştır. Korku, tutsaklığın doğal sonucudur.
En büyük fetih, insanı yeniden anlama, onun tüm ruhsal gereksinmelerini ona hissettirme eylemi olabilir.
İnsan ruhuna giden tüm yollar edebiyattan geçiyor.
İnsan, kendi kendisinin cellatı olmak için varolmamıştır.
Kimi devrimler giyotine yolladı insanları, kimileri de darağacına. İnsanların arası kapanmak değil açılıyordu giyotinle, darağacıyla.
Tarih kitapları gibi dizi dizi birbirlerine yaslanan evler, İbrahim yürüdükçe zangır zangır titremekteydi.
Şato, bir savunma aracı olarak düşünülse bile anlamsız oluyordu gene, uygarlık şatolardan savunulmazdı.
Uygarlık, önce bir yürek işiydi, insanların yüreklerini aydınlatma işiydi.
Paslı zincirlerle kenti kuşatıyorlar, sanıyorum.
Ne görüyorsam, Tanrı’nın varlığının belgeleridir.
Sorumluluk duyunca ulaşırız barışa, kardeşliğe.
Direnmesini bilmeyen kişinin de, ulusun da, onurlu bir yeri olamaz çağ içinde.
Yabancılaşma lavı, hepimizi bir parça yakmış olabilir.
Ev, uygarlığımızın yüzyıllar boyunca içinde oluştuğu yurttur.
İpi kopmuş deve gibi ortalıkta dolaşıyor çağ.
Edebiyatın damarları petrolünkilerden daha derinlerdedir.
İçdünyamızın girintileri çıkıntıları gibidir Gavur Dağlarının yolları.
Benzin yerine düş yakılır arabalarda.
Türk köylüsünün ruhu, iç dünyası geniştir: hepimiz konaklayabiliriz oraya.
Edebiyat alanı, önce diline saygılı olanı, titizlik göstereni gönendirir.
Belli topraklarla çevrik, dar bir açı çürütüyor insanı.
Özeleştiri yapmayan kişi atılım yapamaz, aşamaz kendi kendisini.
Ancak eylemin içinde kurulabilir düşünce birliği.
Yazar, kavgasını başlatan ve sürdürendir, utkuya değin.
Hiç yaşlanmayan genç, zamandır kuşkusuz.
Düşünen insan yalnızlık duymaz.
“Büyük bir ulus gerçeğin yalnız kendisinde (kesin olarak yalnız kendisinde) olduğuna, dünyayı kurtarmaya, yeniden canlandırmaya yalnız kendisinin yetenekli olduğuna inancını yitirdiği anda büyüklüğü yoktur, etnografik bir gereç olmuştur”.
Camus, ‘Uyumsuz Yaşama’ adlı yapıtında şunları söyler: “ ‘Öyküler’ anlatmıyor artık yazar, evrenini yaratıyor. Büyük romancılar filozof romancılardır, yani ‘savlı’ yazarların karşıtıdırlar. Balzac, Dostoyevski, Malraux bunlardan birkaçıdır”.
Camus: “Önce inkar ve saçmayı ele almalı. Çünkü bizim kuşağımız önce onlara rastladı ve ilkin onlarla kozunu paylaşmak zorundadır.” der, bir yazısında.
Sağlıklı düşünmenin ilk koşulu, yazarın, kendi uygarlığına inanmasıdır.
Atom bombası denli öldürücüdür kentliler için yalnızlık duygusu.
Her yapının üstünde, bir de yalnızlığın katı var.
Artık kentle doğa tanımıyor birbirlerini: araları açık
Çünkü silah, yüreği deliyor ama onarmıyor onu.
Sartre, ‘Sözcükler’ de, “Doğmakta olan yüzyıl beni destansı yaptıysa, suç benim değildir” der.
Yıkandıkça azgınlaşan bir ateş gibi büyüyor içimde yerli düşünce, yerli düşünce gereği.
Biz, şimdi, kentin içinde, kentin ağıdı ortasında kuruyoruz cümlelerimizi.
Öte dünyayı düşünmeyen insan, yaradılış bilgeliğini algılayamayan insan, kendi kendisinin kıyıcısıdır.
Önce yurdumuzu konuşarak algılayabiliriz dünyayı.

Haydi muhacir kalk Önce gider susuzluğunu
Sonra sevgiyle uyandır çocukları
Yüzlerinde yeni haberler uçuşan
Ve öğret onlara
Kelimelerin nasıl dizildiğini
Usta askerler gibi

Düşün ki ülkem nice uçurumlardan sonra
Kesik kesik ama hızlı
Bir orman yağmuru gibi
Dönüp duruyor içimde
Ülkem
Kanlı divane
Şiir, ancak ‘tarihi yonta yonta’ bir akımı geçirmeye başlar.
Ulusların edebiyatları ulalıdır birbirlerine.
Yazı devrimi bizi ayırdı, bizi kopardı kendi edebiyatımızdan, kendi yapıtlarımızdan.
Tartışma bir suçlama olmaktan çıktıkça, yurdumuzun görüntüsüne, belki bir iki damla aydınlık düşebilir.
Müslümanlık sadece bir tapınma değil, bir yaşam biçimidir, bir dünya görüşüdür.
Batılılaşma, fideliği olmuştur solun Türkiye’de.
Şimdi İtalyan ceza yasasıyla suçlanan, cezalandırılan; Fransız yasalarıyla tüm toplumsal ilişkilerimizi, tecimsel ilişkilerimizi, ekonomik ilişkilerimizi düzenleyen; İşviçre yasalarına bakarak doğan, çoğalan, ölen; Alman yasalarına göre yönetimimizi biçimleyen olmadık mı? Bunların, salt kendimize özgü bir toplum kurma dileğiyle bağdaşabilir yanlarını bulabilir miyiz?
Metafizik bir sürpriz değil. Öyle, sandığımız gibi, tuhaf bir şey değil metafizik. Onu unuttuk. İçimizde bir hazine vardı, onu unuttuk.
Avrupalı trajik, ama gerçekten trajik bir yalnızlık içindedir.
Biz şimdiye kadar Doğu’dan her şey aldık. Borçluyuz Doğu’ya. Ne olacak bilir misiniz? Bunun hesabını bizden işte Afrika soracak. O zaman tekrar başvuracağız Doğu’ya, belki Otadoğu’ya. Yardım isteyeceğiz?
İçimizdeki bilinemeyen güçler, gizemli varlıklar yönetirler dışımızı.
Dağların yüklenemediği sorumlulukları, ağır sorumlulukları insan yüklenebilmişse, bu, onun çok zengin, çok gizemli, çok görkemli bir içdünya ile donatılmış olmasındandır.
Yunus Emre, Halkın içine değil, insanın içine girmişti.
Marksçılığın temel yanlışı, insanı, dışına bakarak yargılamasıdır, insanı bölümlemesidir.
Camus, “karşılıklı konuşma olmayan yerde hayat da yoktur” der.
Ionesco, ‘Kıral Ölüyor’ Mari’ye: “Genç kuşaklar evreni genişletirler”.
Çağımızda savaş, artık iki ulus arasında, çok uluslar arasında çıkan savaşlar değildir. Uygarlıklar karşı karşıya geliyor bu savaşlarda.
Dün tanıdığınızı bugün tanıyamaz oluyorsunuz.
İntihar da bir cinayettir. İçörgütünü kurmamış insan, sürekli cinayet tasarlar.
Çağından sorumludur her insan.
İnsanın erdemi, insan ölüm karşısında duygusuzlaştıkça, çözülüyor, dağılıyor, tükeniyor.
Kentler büyüdükçe, insanların birbirlerinden uzaklaşmaları da büyüyor.
Bilincimizi canlı tutan tek güç aşk’tır.
Oysa barış, insan onurundan, insanın inanma gereğinden soyutlanamaz. İnançsız, onursuz bir barış, yıkımlar altında ezik bir barış yetmedi arayış içindeki insana, yeni bir çocuk doğurdu: Başkaldırış.
Varoluşunun gereğidir insanın metafizikle uğraşması.
İçimiz, ölülere en sağlam, en güvenilir bir yığınaktır.
Yapıların duvarlarından, donmuş çimentolardan insan çıkacaktır birgün.
İçimizi örten pası arıtmadan, ‘dış’la ilgi kuramayız.
İnsan, içinde büyüyen ‘olağanüstülük’le anlamlıdır.
Edebiyatın işlevi, insana, yeniden, inanma gereğini duyurmak olmalıdır.
Sonunda, yalnız, Tanrı’ya inanması kalacaktır insanın.

Yorum bırakın