
Sesler, gizil bir orduyu yürüten düzenli bir trampet sesini andırmaya başladığında da, tren çoktan uzaklaşıp kaybolmuştu bile.
Birkaç fersiz ışık çukura kaçmış ölü gözü gibi parlıyordu.
Tren geçip gittikten sonra sessiz bir uğultu çökmüştü ortalığa.
Ve kentin sırtında bir dağ: küçük ya da büyük, kenti himayesine almışçasına güvenli bir heybetle durup beklemektedir.
Henüz gideceği yerin nerede olduğunu bilemeden yürüyordu.
Bu küçük kentte kendini yitireceği aklına gelmemişti.
Tren düzenli demir takırtılarıyla sürekli biçimde akıp gidiyordu.
Bir duvara, herhangi bir eşyaya bakar gibi bakıyordu.
Burdan çıkarsam nereye gideceğimi bilemiyorum.
Bir başdönmesi değildi bu, beklenmedik bir düştü, inanılmayacak.
Samanyolunun uzay boşluklarının ve maviliklerinin akıntısına kapılıp giderdi.
Zeliha, Yusuf aleyhisselamı odasına çağırınca odada bulunan bir heykelin yüzüne bir peçe örttü.
Bir fırtınada eline nasılsa bir örümcek ağının ipliği geçmişti ve şimdi ona tutunmak istiyordu.
Bir uyuyabilse şimdi: unutulmanın koynuna girebilse.
Ayağımı atsam leşlere dolanacak
Ezik ezilmiş etleri pörtlemiş kanlı kızıl al
Evet köpekler gibi
Başıboşlardanım ben de
Ama bağlanacağım
Köpek gibi sadakatle
Yokluk elle tutulurcasına yakın. Elini uzatsa tutacak.
Elbette. Bir köpek kendini beğenmedikçe başka hiç bir köpeğin onu beğenmesi beklenmez.
Gökyüzünü boyamak, gerektiğinde, vurduğu boyayı beğenmemeyi de içerir.
O, şu anda bir kuyuda bulunuyor ama gömleği kardeşleri tarafından soyulmuş değil.
Nefs, diyorlardı, kendine itibar etmediğini söyler ve kendine itibar etmediğini itiraf ederek bundan pay çıkarmaya girişir.
Zulüm, bir şeye hakkı olan şeyi vermemektir!
Sessiz bir topluluk terbiyeli terbiyeli oturmuş bekliyordu.
Kendini hep bir yerleri sorarken yakalıyordu.
Böyle bir yüzden yalan sadır olmaz, diye geçirdi içinden.
Efendim, hakikat aramakla bulunmaz, ama onu bulanlar arayanlardır.
Sen çaba göstereceksin, o zaman mesafeler kalmaz, dağlar ve tepeler aşılır….
Başkasının ameliyle bir yere gidemezsin, düştüğün çukurdan başkasının ameliyle çıkmazsın.
Çünkü bir hak, ancak onun sahibi tarafından tasarruf edilebilir.
Gökyüzünün önünde akıp giden manzara dikkatini dağıtmıyor, bilakis onu, kendi içine yöneltiyordu.
Güneşin sıcak, parlak ışıkları kalabalığın üstüne sızıp kalmıştı.
Kör bakışlarla baktılar birbirlerine.
Güneş olağanüstü parlak bir fanus gibi ışıklar ve ateş saçan gövdesiyle bir kubbenin tepesine aslıp kalmıştı.
Küllenmiş bir hüzün tortusu yüreğinin diplerine çöküp kalacaktır.
Bir tek şey kalmıştı geriye: acı.
Görmeden baktılar birbirlerinin gözlerine.
Arkada umacak bir şey yok.
Bildiği sokaklarda yitmişti.
Deniz, bu dünyadan olmayan bir sesle ayaklarının altında hışırdıyor, çırpınıyordu.
Kendi baygın, mecalsiz boşluğunun derinliklerine çoktan dalıp gitmişti.
Ben yerimde durdukça koşanlar benim eksenimde koşuşur.
Uzun süredir herhangi bir şeye sevinme arzusu duymamıştı.
Görkemli dalgalardı ve insanın içinde görkemli duygular uyandırırdı.
Zıddına gidilmiş bir canavarın hırsını alamamış homurtuları gibiydi çıkardığı sesler.
Sahip olmadığım şeyi bırakmış olduğumu söylememin değeri de, anlamı da varbulunmaz.
Kendini yutup bitirmiş olan kentten sıkılıp buralara gelmişken, şimdi buraya da sığmıyordu.
Buz gibi bir hava yayıyordu gittiği yere.
Bahçeden geçen kedi soğuğu duyumsayarak tüylerini kabarttı, silkindi.
Soğukluğun bir giysi gibi giyilebileceğini o zaman öğrendi.
Onların umarsızlığını çiğneyip geçerdi.
“Tefin içindeki ses, dostun yüreğinden döküldü ve oraya yerleşti.”
Ama daima tabutunun içindeydi, tabutuyla birlikte sürükleniyordu.
Birbirine sarılıyken birbirinden uzaklaşmış bu insanlar mı uyandırıyordu o etkiyi.
Biçim verilmemiş düşünceler dolanıyordu kafasında.
“Evet, ambulans sirenini andıran bir bebek çığlığı idi o”
Bir yandan da bebeğine yardım için kendini sağıyordu.
O balonlardan birine tutunarak uçacağını düşünürdü: bu da onun çocuk yanıydı.
“Belki de açığa çıkartılan sır, açığa çıkartıldığına güceniyordur.
Sevgili sevenle birlikte dahası onun içinde hareket eder..
Bu oda hayalkırıklığından yapılmış
İyi misin sen?
Hayır.
Neyin var?
Kanıyorum.
Beni anlamıyorsun, kanıyorum ben.
Görmüyor musun? Yaram var benim.
Görmüyorum.
Anladığımı sandığım şey gerçek olsun istiyordum.
Avcı olan bir avcı, avıyla yüzleşmesini bilmeli..
Gülüşünde, sevincinde bile tuhaf bir karamsarlık seziliyordu.
“Sana ölü bir kadın yaraşmaz!”
Oysa hangi sevgili seveninin yanmasını istemez.
Her şeyin her şeyi bıraktığı an, tam da o andı işte.
Onun kendi sürgününde yaşadığını işte o zaman iliklerime değin hissettim.
Her şey puslu kasvetli bir fanusun içine gömülmüştü.
Deneyebileceği her kehanet aynı zamanda o kehanetin gerçekleşmesi anlamına gelecekti.
Kimsenin nereye gideceğini, nereye sığınacağını bilemediği vakitlerden biri daha yaşanıyordu.
Gidebileceği bir yer olsa, hemen çıkıp gidecekti.
“Senin yüzünün asla bir yaşı olmayacak”
