İyi Parti’nin imza attığı gel gitler, bir alternatif olma iddialarına zarar verdi. Üçüncü yol iddiaları vardı. Ama bir tutarsızlık hareketi olarak nam saldılar. Millet İttifakı’nın tüketen sömürüsünden kurtulmak istediler. Her seçim bölgesinde tek başlarına seçime gireceklerini söylediler. CHP’nin yeni genel başkanının davetini geri çevirdiler. İyi Parti’de başlayan istifalar, geri çevrilen tekliften sonra daha da arttı.
İyi Parti, kararının arkasında durur ve varlığını devam ettirebilirse üçüncü yol iddiaları belki devam edebilir. Aksi halde zaten bir yol yok ortada. Bu süreçte İyi Parti İBB Grup Başkanvekili İbrahim Özkan görevden alındı. Sonra İyi Parti İBB Grubu toplanarak kendisini tekrar Grup Başkanvekili seçti. İYİ Parti’nin İBB grubu, partisine bayrak açtı. Ardından disipline sevk edildiler.
İbrahim Özkan, süreci anlatmak için basınla buluştu. Bu buluşmasında Sayın İmamoğlu ile İyi Parti için yaptığı pazarlığı anlattı. Belediyeler, meclis üyeleri, başkan yardımcılıkları… Ciddi ciddi pazarlık yapmış.
Eski bir İyi Partili olan Ümit Özdağ Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’yla gizli bakanlık pazarlığı yapmıştı. Sayın Meral Akşener, İmamoğlu ve Yavaş’ı Cumhurbaşkanı Yardımcısı yapmak için siyasi istikbalini masaya koymuştu. İbrahim Özkan, pervasız İstanbul pazarlığını kendisi ifşaa etti. Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’na bayrak açarak onu Genel Başkanlıktan indiren İmamoğlu, bütün bu pazarlıkların gizli/açık öznesi. Çok başarılı. CHP Kongresini bu kabiliyetiyle aldı. İyi Parti’nin kolunu kanadını, bu kabiliyetiyle kırdı. Maşaallah keser gibi hep kendine yontmayı başardı. Şu an muhalif ittifakın lideri. Lakin ittifakın başka tarafı kalmadı.
Sosyal Medya’da, medyada kriminal haberler kol geziyor. Kavgalar, bıçaklamalar, hunharca öldürmeler, tacizler, tecavüzler suç adeta geçit resmi yapıyor. Haberlerin gördüğü ilgi, haberleri de suç işleme potansiyeli olanları da tahrik ediyor. Suça meyilli bir kesim; “demek ki olabiliyor” diyerek meylini fiiliyata taşıyor. Hatta kendisini diğerlerinden farklılaştıracak yöntemler geliştirerek orijinal (!) suçlara imza atıyor. Etrafınıza baktığınızda, meselelerini suç işleyerek çözme eğiliminde olan insanların sayısının arttığını görebilirsiniz. “Bir çıldır” yeter edasında dolaşan çok sayıda insanla, trafikte, AVM’de, otoparkta karşılaşmak artık daha mümkün. Medya bu yükselişin tek sebebi olmayabilir ama önemli bir motivasyon kaynağı. Bütün yayın organlarının kendilerini, haber ahlakı ve taksirli sosyal mühendislik başlıklarında kendisini sigaya çekmesine, otoritelerin suçla ilgili açıklamalarını gözden geçirmelerine ivedilikle ihtiyaç var.
Birinci Dünya Savaşı, şarkın varlıklarını paylaşma kavgasıydı. Paylaşım bitmediği, tatmin etmediği için dünya ikincisini yaşadı. İkincinin galipleri ABD, İngiltere, Çin, Fransa, Rusya oldu. Birleşip bir dünya düzeni kurdular. Kaybedenlerin gerçek anlamda söz hakkı o günden beri yok. Tarafsız kalanların da.
Dünyayı diledikleri gibi yönetmeye başladılar. Kan akıtmayı doğal hakları olarak görüyorlar. Bu nedenle akıttıkları kan nedeniyle hiçbir zaman hesap vermiyorlar. Filistin’de akan kandan bu sistem sorumludur. Filistin’in olmamasından bu sistem sorumludur.
ABD bir kan dökücü olarak sisteme öncülük ediyor. Bütün gücüyle diğer galipleri de sistemin devamına zorluyor. ABD dışındaki galipler rahatlarını bozacak kadar rahatsız değiller.
ABD, sistemin değişme diyetinin çok yüksek olduğunu her fırsatta, her muhatabına hatırlatıyor. Son günlerde yayınladıkları İkinci Dünya Savaşı filmleriyle, bu tehdidi insanlığın beynine nakşediyorlar. Piyonları eliyle çocukları öldürürken, dünyaya parmak sallıyorlar.
Gerekirse gözümüzü kırpmadan milyonları katlederiz diyorlar. Gerekirse atom bombası atarız diyorlar. Gerekirse toplama kamplarında insanları sabun yaparız diyorlar.
Ne yapsalar boş. Afganistan’da yenildiler. Filistin’de de yenilecekler. Er ya da geç maliyeti ne olursa olsun düzenleri başlarına geçecek.
Yunan Mitolojisi’nin kilit taşı; varsayılan Altın Çağ’da dünyayı yöneten tanrı ırkı titanlarla, Olimpos Dağı’nın tepesinde, bulutların üstünde yaşayan tanrıların kavgası olsa gerek.
Roma Mitolojisi’ne iltica eden bu insan tanrılar, bugün de yaşamaya devam ediyorlar.
Elon Musk’ın Zuckerberg’e yaptığı sembolik dövüş çağrısı, tanrıdan tanrıya savaş çağrısı gibiydi. Jef Bezos’a yaptığı sataşmalar da öyle.
Önce bir kitaba, sonra CNN’e, ardından dünyadaki bütün medya kuruluşlarına düşen bir haberde “güç bende, tanrı benim” iddiası, sembolik olma sınırlarını hayli aşmış görünüyor. Habere göre; Türkiye’de olsa evde bakım hizmeti alma hakkı olacak Joe Biden figürüne karşı Elon Musk figürünün eli yükseliyor.
İçerik, yerleşik devlet düzenini bitirilmesi gereken bir kaos olarak konumluyor.
Hürriyet’te de yer bulan haberde;
“Salı günü yayınlanacak olan kitaba göre dünyanın en zengin iş insanları arasında yer alan Musk, geçtiğimiz yıl Kırım kıyısı yakınlarındaki Starlink uydu ağını kapatarak Rus deniz filosuna yapılan Ukrayna denizaltı drone saldırılarını önledi.”
Ne kadar iyi yürekli bir tanrı ! Ne kadar büyük bir kudret!
Devam ediyor:
“Kitapta Musk’ın Starlink mühendislerine “hizmeti kapatın” emrini Putin’in Kırım’a yönelik bir saldırıya nükleer silahlarla karşılık vermesinden duyduğu endişe nedeniyle verdiği iddia ediliyor.”
Şefkatli kendini bilmez devlet başkanına, Putin’e karşı kullarını ne de güzel koruyor!
Bir de şöyle bir bölüm var:
“Kitabın yazarı Isaacson bu süreçte Ukraynalı yetkililerin sinyali tekar açması için ünlü milyardere yalvardığını ancak Musk’ın reddettiğini ileri sürdü.
Musk, sinyalin tekrar açılmasını isteyen Ukrayna Dijital Dönüşüm Bakanı Mikhail Fedorov’a Ukrayna’nın Kırım’a saldırarak; çok ileri gittiğini” söyledi ve Starlink’in drone saldırıları için değil barışçıl şeyler için tasarlandığını söyledi.”
Bir devlet kurumunu da temsil etseniz, tanrıya muhtaçsınız!
Ortadoğu’da hadi neyse Rusya’da starlink kullanma talebi de neyin nesi?!
Sonrasında Zelenski’den falan da bahsediyor haber.
Tanrı’ya Rus zulmünü şikayetinden bahsediyor.
Devleti, devletleri papaslaştıran, düzenleyicisi Elon Musklar olan bir dünya ne kadar ürkütücü, ne kadar yakın?!
Hacı Yakışıklı Devlet Opera ve Balesi hakkında bir değerlendirmede bulundu.
Opera ve Bale tutkunları tarafından alıntılanan ve kınanan ifadeleri şöyle:
''Göktürkler'de bale mi vardı?''
“Ben “Bale” isimli etkinliği sevmiyorum.
“Çocuklarınızı baleye göndermeyin” diyebilirim, gidilmemesini tavsiye edebilirim. Ama ötesine geçemem; gidenlere “hakaret” edemem, onları “ilkel, çağdışı” diye yaftalayamam!
Yalnız ben “Devlet Opera ve Balesi” diye bir şeyin olmasına karşı çıkarım. Bizim kültürümüzde olmayan bir şeyi koskoca Türkiye Cumhuriyeti Devleti niye sahipleniyor?
Göktürkler’de bale mi vardı? Balçiçek Hatun, Gökçe Kız, Bilge Kağan, Kültigin bale mi yapıyordu?”
Sayın yakışıklı, son derece şık bir tespit ve yerinde bir eleştiri yapmış.
Katılıyorum.
Buna karşılık bazıları hiç sevmedikleri II. Abdulhamit Han’ın amcası Sultan Abdulaziz’in bestelediği “Valse Davet” eserini Fransızca (!) ismiyle birlikte tespiti yıkmak için gündeme getirdiler.
Boş çaba.
Sultanların bizim olmadığı halde bir gösteri sanatına ilgi duymaları, o güzel sanatı, bizim kültürümüzün bir parçası yapmıyor.
Özel ilgisidir. Öyle olmuş, öyle kalmıştır.
Cumhuriyetin kuruluş yıllarında yönetici elitin referans kültür olarak kabul ettikleri batı güzel sanatlarına gösterdikleri ilgi de bundan farklı değil.
Bu medeniyetin çocuklarının anlamadığı opera ve baleye ilgi duyanlar olabilir. İlgi duymaya da devam edebilirler. Ama bu toprakların çocukları için “Bayburt Bayburt olalı böyle bir işkence görmedi” bu etkinliklere maruz kalma sonucunda kurulan milli cümlemizdir.
Devletin, bu millet adına opera ve baleyi himayesi, meşruiyet ve doğruluğu şüpheli bir himayedir.
Bence de kesinlikle vazgeçilmelidir.
Tabi bence, sence olmuyor. Kültür Bakanlığı Bakan Yardımcısı bu hususta makuliyeti tartışmalı bir açıklamayla Yakışıklı’ya mukabelede bulunmuş. Sultan, saray, gösteri ekseninde ilerleyen bir enformasyon bombardımanıyla kamuoyunu aydınlatmış.
Bu aydınlanmaya maruz kaldığımız halde soru ve eleştiri olduğu yerde duruyor.
Tamam Bale ve Opera’yı, sevenleri yapsın, ilgi duyanlar izlesin.
Ama devlet bunu niye himaye ediyor?
Etmemeli.
Opera ve Bale bugüne kadar kültürümüzün bir parçası olmadı, bundan sonra da olmayacak.
Foto: https://www.dunyabizim.com/mercek-alti/osmanlida-opera-sanati-h33472.html
Her muhitin bir jargonu var. Muhiti fuhuş olanlar biriyle dalaştıklarında; “oruspu” “pezevenk” diye söze başlarlar. Seçimden önce bir sokak ropörtajında, kadının biri, Erdoğan’a oy vereceğini söyleyen başka bir kadına; “oruspu” diye bağırmıştı. Kadın hakları başta, insanlıktan, nezaketten, haktan hukuktan, bilimden, demokrasiden dem vuran bazıları, “oruspu”yu kıyafet koduyla ikonlaştırmışlardı. Bunlardan biri de Melek Mosso’ydu. Melek Mosso seçimden önce Kültür Bakanlığı’nın Kültür Yolu Festivalleri’nde sahne alıyordu. Kinini “oruspu” seviyesine taşıdığı seçimden sonra da bir AK Parti Belediyesi’nin düzenlediği halk konserinde sahne aldı. Kültür Sanatı, kalabalıkları toplamak ve onları çılgınlar gibi eğlendirmekten ibaret gören seviye devam ettikçe “oruspu”ya prim verenler artacak, eksilmeyecek.
Yabancı dil bilmek, diller bilmek çok önemli. Bir dil bir insan, iki dil iki insan.
Anlamaktan, anlaşılmaktan bahsediyorsak, Durum gerçekten öyle.
Bulduğu, ürettiği her fırsatta, İngilizce bildiğini gösterme çabasına girenler?… Bence onların yaptığı, bu kapsama girmiyor.
Türkiye’de, Türkiye için düzenlenen toplantılarda İngilizce konuşulması?… Dil bilmekle alakasız başka bir konu.
Her iki durum, dil bilmek, dil öğrenmek açısından kapsam ve anlam dışı. Eziklik barındırıyorlar.
İçselleştirilmiş kolonileşme, Bu eylemleri tanımlamak için daha uygun düşüyor.
Bu koloni, kimin kolonisi? Bahse konu dil en çok kime yarıyorsa, Onun kolonisi. Mevzu, üstün kabul edilen yabancının çıkarı için gönüllü olma mevzusu.
Trevor Noah isimli Güney Afrika’da doğmuş bir yazarın “Suç olarak Doğdu” isimli bir kitabı var.
Yazar, çocukluğunu anlatıyor, Çocukluğundan hikayeler paylaşıyor.
Çocukluğu Apartheid denilen bir sistemin cenderesinde geçiyor. Bu sistemin özü, ırk esaslı ayrımcılılık.
Avrupalı Beyaz Irkın üstün olduğu kabulünün ürünü İlhamını Hollanda ve İngiliz sömürgeciliğinden alan Zalim bir sistem.
Sistem, Azınlık beyazları üstün; Siyahlar, Renkliler, Hintliler, Doğu Asyalıları ise aşağı ırk olarak tanımlıyor. Hizmetler, haklar buna göre düzenleniyor.
Apartheid, Güney Afrika’da 1948’de resmileşmiş. 1958’de güçlendirilerek yoluna devam etmiş. 1994 yılına kadar, modern batının himayesinde tıkır tıkır işlemiş.
Kitabın adı olan “Suç Olarak Doğdu” Kurgu bir başlık değil. Yaşanmış gerçeğin ta kendisi.
Çünkü yazar renklilerden. Yasak olan, beyaz ve siyah ilişkisinin meyvesi.
Bir suç olarak doğduğu için çocukluğunu saklanarak yaşayan Noah, yaşadığı çevreyi, ailesini, arkadaşlarını, okulunu… Girişimlerini, özlemlerini, duygularını okuyucuyla paylaşıyor.
Yazarın anlattığı bir anısı, Üstün Beyazın dilinin… İngilizce’nin aslında neye denk geldiğini Çok müthiş özetliyor.
Şöyle ki, Noah’ın yaşadığı mahallede kadınlar ve çocuklar dua buluşmaları yaparlar. Her akşam başka bir evde buluşurlar. İlahiler, şarkılar, dualar okur ve dağılırlar.
Salı akşamları bu buluşma, Büyükannesinin evinde gerçekleşir. Noah Salı duasını, diğer günlerden daha çok sever. Salı akşamları duayı o yapar. Büyükannesi öyle ister. O’nun dualarının daha güçlü olduğuna inanır. Çünkü… İngilizce dua etmektedir.
Sömürgeci beyazlar, İngilizceyi Tanrı’nın, Hz. İsa’nın dili olarak benimsetmişlerdir. Makbul olan dua bu yüzden İngilizce edilen duadır.
Üstün olan ırkın dili de üstündür. Ve halk bu üstünlüğü kabullenmiştir.
Noah’ın anısından hareketle, Her fırsatta İngilizce bilgisini göstermeye çalışanları, İngilizce ve onun temsil ettiği milletin üstünlüğüne inanlara benzetebiliriz.
Dinleyenler anlamadığı halde İngilizce yapılan toplantılar da Bu kapsamda değerlendirilebilir.
Bu toplantılar, makbul bir dille, üstün olanın diliyle yapılan ayine benziyorlar.
Varlığı batı ırkçılığı tarafından bir suç olarak görülen 1984 doğumlu Trevor Noah, Amerika’da komedyenlikle hayatına devam ediyor. Yaşadığı dramı, dramın sebebi olanlarla paylaşarak hayatını kazanıyor.
Hayatta kalmayı başarmış bir suç olmak, Son nefesine kadar kendisine eşlik edecek.
Üstün ırk ve o ırkın üstün dilini kullanma eğilimi Sömürüyü benimsemişlerin tutumuna benziyor. Anlamak ve anlaşılmaya hizmet etmeyen Bütün yabancı dil kullanımları bu benimseyişin eseri.
Anlattığı anlaşılmayan toplantının, bir anlamı olmayan dil bilme gösterisinin, Üstün olduğu kabul edilende başka kime hayrı dokunabilir ki?!
Yabancının dilini üstün dil bilen, kendine ve milletine yaban olur o kadar.
Bu vesileyle; Madem Türkiye Yüzyılı’ndan bahsediyoruz, Özellikle diplomatik toplantılarda Türkiye’yi temsil edenlerin Türkçe konuşma yüzyılı da başlasa? Ne güzel olur.
Yabancı dille öğretim mevzusunu da bir irdelesek, Öğrenciler önce mevzularını kendi dillerinden öğrenseler? İsabet olmaz mı?
“İnsanın gölgesine sığındığı en büyük varlık, dilidir. “ Beydaba öyle diyor. Doğru diyor.
Candan konuşmak, Camdan konuşmak… Bu polemiğe mütevazi bir katkı Yapmak istiyorum. Bir masal cümlesiyle Başlayalım: “Her yerde her zaman sözünü bil, pişir ağzını dür, döşür; güneşte duyduğunu gölgede söyleme.” Polemikçiler; Candan derken, Konuşmacının, konu hakkında içinden geldiği gibi konuşmasını, Camdan derken, hazırlanmış konuşma metninin bir cihazdan okunmasını kastediyorlar. Ekseriyetin kabulü Candan konuşmanın muteber, Camdan konuşmanın muteber olmadığı yönünde. Acaba öyle mi? Bahsi geçen konuşma, Toplulukların muhatap alındığı, konuşmalar. Konuşmacı Makamı, ünvanı nedeniyle konuşuyor. Dinleyici, Konu hakkında Söz söyleme hakkı olan Ya da olduğunu düşündüğü birini dinliyor. Zaman ve mekan Konuşmanın Hem içeriğine, hem biçimine etki ediyor. Bu konuşmalar Zamanla bağlıdırlar. Mekan ise Jestler, mimikler gibi tamamlayıcı cüzdür. Konu, içerik ve biçim olarak Makamla, mekanla, zamanla, konuyla çerçevelidir. Amaç Bir farkındalık, bir duygu, bir heyecan, bir hareket oluşturmaktır. Dinleyicinin zihninde sorular vardır. Bunlar konuşmanın da sorularıdır. Soruları olmayan konuşmanın Ne söylediği beyhudedir. Konuşma için bilgi
hayati derecede önemlidir. Aksi halde dayanaksız kalan maksat çöker. Bilginin bir estetikle aktarılması gerekir. Hazırlık icap eder. Metin yazımı Biraz terziliğe benzer. Konuşmacının maddi manevi Bir bedeni vardır. Metin, bol ya da dar kalırsa Sakil durur. Konuşmayı, Konuşmacı dışında bir metin yazarı yazabilir. Metin yazarı Bir konuşma terzisidir. Konuşmacının giydiği elbise Terzisine ne kadar aitse Kullandığı konuşma metni de Metin yazarına o kadar aittir. Camdan okudu, Başkasının yazdığını okudu Göndermeleri boş hikayelerdir. Meseleye ya da meselesine vakıf bir konuşmacı Metni, inancıyla, sesiyle, mimik, jest ve duygusuyla Konuşma yapar. Muhataplarına saygı gösteren Konuşmasını özenle hazırlayan, Mesajını kişisel hatalarından korumak için Camdan okuyan konuşmacı Dinleyicilere, Kendisi ve makamına saygı duyan kişidir. Kağıt da bu bahse dahildir. Yazarlar, Karakterlerine bir cümle söyletmek için Bazen günlerce düşünürler. Onun için hayatımıza yön veren cümleler Emek ve düşünce ürünü Kitaplardan, Tiyatro oyunlarından, Şiirlerden Sinema repliklerindendir. Her topluluğun Emek ve düşünce ürünü konuşmalarla saygı görmeye hakkı vardır. Candan konuşuyorum Diyerek Çalışmadan, hazırlık yapmadan konuşanlar Maalesef candanlıktan olduğu kadar Saygıdan da yoksundurlar. Bu tarz konuşmaları Konuşmanın ardından Bir metne dönüştürmek zordur. Çoğu zaman, ne demek istediği belirsizdir. Konu, hedef, zaman, mekan… Arası uçurumlarla dolu kelime yığınları bulursunuz. Anlayamazsınız.
İsmet Özel’in bir sözünü yorumlayarak söyleyeyim: Yolu birbirini anlamaktan geçmeyenler, hiçbir yere varamazlar. Konuşma hazırlığı, başlı başına bir öğrenme sürecidir. Zaman zaman kendinizi düzeltme ihtiyacı hissedersiniz. Kaynaklara başvurursunuz, Notlar alırsınız, Cümle ve kelimeleri maksadınıza uygun Düzenlersiniz. Hazırlığınız ne kadar iyiyse Konuşmanız da o kadar iyi olur. Hedefi olan her konuşma bir meydan okumadır. Yaşamaktan, yapmaktan beslenir. Konuşmacının kimliğinden bağımsız değildir. Her konuşmacının birinci referansı, Sırtında taşıdığı geçmişi, kişisel özellikleridir. Eylemleri sözlerini yalanlayan kimse Ne bilse, ne kadar çalışsa, ne söylese beyhudedir. Bir masal cümlesi: “Çalımından geçilmiyor ama, daha bir çaydan geçip de çalıyı bile koparamamışsın.” Der. Topluluklara konuşma, Sadece siyasilere, yöneticilere, atanmış ve seçilmişlere has değildir. Herkese lazım, hayati bir ihtiyaçtır. Fizik, kimya, biyoloji… Edebiyat, sinema, sosyoloji.. Uzmanlığınız ne olursa olsun, Meselenizi anlatan konuşma yapabilmek, Kendinizi ve işinizi geliştirmenin anahtarıdır. İki masal cümlesi söyledim. Kıssadan hisse nedir ? Diyeyim… 1- Candanlıkla kamufle edilen konuşmalarda, saygı, sorumluluk, çalışma, bilinç eksikliği vardır. 2- Camdan konuşma, saygı, sorumluluk, inanç, azim göstergesidir. 3- Herkes kendi uzmanlık alanında topluluklara konuşma yapmak üzere kendisini geliştirmelidir. 4- Çocuklara, okuma yazma yanında konuşma dersleri de verilmelidir. Vesselam.
Twitter hesabınız var, mavi tikiniz var mı? Benim yok. Aslında tik denilen, Sitenin onay rozeti. Emel sayına bir bağlantı yapayım. Öyle başlayayım. Herkesle dost ol, herkesle arkadaş Ömrümüz geçiyor bak yavaş yavaş Onda, bunda, şundadır Şunda, bunda, ondadır Mavi boncuk kimdeyse Benim gönlüm ondadır Mavi tik. Şarkıdaki mavi boncuğa benziyor. Tikiniz varsa, Twitter, sizin siz ve itibarlı olduğunuzu onaylıyor. Bu işaret, Orijinal, tanınmış ve aktif hesaplara, veriliyor. Eşitler arasındaki en eşitleri işaretliyor. Muazzam demokratik. En eşitler kim? Siyasiler, ünlüler, yazarlar, gazeteciler, sanatçılar… Aslında, onaylanmaya en az ihtiyacı olan kişiler. Ya onların etrafında halkalanacak kitle? Onların tiki olmasa da olur.
Bir zamanlar Mavi tikli olmak için büyük bir yarış vardı. Siyasiler, Bu yarışta başı çekti. Seçilmiş, atanmış devlet erkanı kuyruğa girdi. Twitter, Onların kim olduğunu onayladı. Kimliklerini doğruladı. Bir bakıma Her birine kuş pasaportu çıkarttı. Devletin izniyle var olan bir kuruluş, Devlet insanlarının varlığını izne bağladı. Gerçekten müthiş bir şey. İzin verme yetkisi el değiştirdi. Bu yetkiye sahip olanlar, yetkilerini twittera güle oynaya devrettiler. Tabi gelir meselesi önemli. Doğrudan ya da dolaylı bu uygulamanın bir geliri olmalıydı. Uygulama dolaylı gelirleri güçlendirdi. Ardından Twitter Blue geldi. Bu özel bir abonelik türü. İOS sistemler için geçerli. Muhtemelen İOS’la güzel bir sözleşme imzalandı. Twitter Blue abonesi olursanız, otomatik olarak mavi tikiniz oluyor.
Sonra Elon Musk hikayesi başladı. Musk klozetle Twitter binasını fethettikten sonra Mavi tiki paralı satacağını açıkladı. Biraz homurtu yükseldi. Bir iki istismar yaşandı. Şimdilik ara verdiler. Vazgeçmeyecekler. Mavi tik paralı olacak. Bir yolunu mutlaka bulacaklardır. Twitter’ın itibarlı vatandaşı olmanın Vergisiz olması ne mümkün! Kamunun devlete verdiği yetki ve hakkı Böyle böyle özel sektör ele geçirmeye, Ya da bunun için çalışmaya devam edecek. Twitter Eski Amerikan Başkanı Trump’ın bir tweetinin altına “bilgiyi doğrula” Bir başka tweetinin altına “…şiddeti yüceltti” vs. notu düşmüş, Başkanın bir tweetinin altına teyid linki koymuştu, Linke tıkladığınızda, başkanı yalanlayan bir sayfaya yönleniyordunuz. Bazı tweetlerine erişimi ise engellemişti. Site, bunu başka kişi ve kurumlara da yaptı. Trump sosyal medyaya düzenlemesi için
Başkanlık kararnamesi çıkarmaya davranınca Hesabını hepten kapattılar. 9 Ocak 2021 de Twitter kullanıcıları aradıkları kişiye Amerikan başkanına ulaşamıyorlardı. Facebook, Instagram, Youtube da Trump’a aynı şeyi yaptılar.
Söz söyleme hakkı sitenin kontrolünde, Usul ve esastan yargılayıp hüküm vermek Sitenin kontrolünde, Gerek duyduklarında aforuz etmek Sitenin kontrolünde… Her fırsatta “Güç Bende” diyorlar.
Bugün 23 Kasım 2022 Amerikan Başkanının kararnamesi yok. Trump yok. Trump’ın hesabı yok. Twitter var. Twitter’ın şirin yeni başkanı, Trump özelinde yeni bir hamle yaptı. Trump’ın hesabının açmayı twitter oylamasına sundu. Ankete 15 milyon kişi katıldı. %51,8’i evet oyu kullandı. Anket sonuçlarını açıklayan Musk
Sonuçları Latince bir deyimle duyurdu “Halkın sesi, Tanrı’nın sesidir” İmparator halkını dinleyeceğini ilan etti yani. Ya Trump bu konuda ne düşünüyor? Ne önemi var… E yani?… Devletin, siyasetin, kültürün, sanatın, eğlence dünyasının Çok kıymetli orijinal, tanınmış, aktif bayları, aktif bayanları… Başka mecraların size verdiği tiklerden uzak durun. Kişisel ya da kurumsal web sitenizi güçlendirin. Kamuya mal olacak açıklamalarınızı, yönetiminizde olan platformlardan yapın. Mavi boncuk sizde kalsın. Bir gün bir vicdana sığınmak zorunda kalırsanız bu Devletin vicdanı olsun… Elon Muskların vicdanına kalmayın. Sesinizi keser, gık diyemezsiniz.
15 Temmuz milli şuur, direniş, diriliş günü. Düşman ve düşman güdümündeki hainler; “Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım. Garbın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar, Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var. Ulusun, korkma!” naralarıyla kurulmuş müstahkem bir kaleye tosladılar, yenildiler. Türkiye’de darbe yapmayı bir sanata dönüştürmüş güçler, boyunları bükük çöplüklerine döndüler. Yüzünde ihanet mührü olan hainler başları yerde, donlarıyla arzı endam ettiler. Kaçanlar düşmanın tasmasıyla bulundukları ülkelerde onursuzca ve korkuyla yaşıyorlar. Kaçamayanlar ya hapiste sonlarını bekliyorlar ya da dışarıda kubur faresi gibi gizlenerek yaşıyorlar. 15 Temmuz’daki kalkışmanın unutulmaması, en az kendisi kadar önemli. Bu gibi hadiseler unutulduğunda tekrarlanıyor. 15 Temmuz kalkışmasına karşı koyan ruhun zinde kalması da buna bağlı. 6 yıl sonra, 15 Temmuz’un yıldönümü etkinlikleri, milli şuuru 15 Temmuz konusunda diri tutacak bir strateji geliştiremediğimizi, bir eylem birliği oluşturamadığımızı gösterdi. Ankara’nın 15 Temmuz’da da yegane merkez olma gayreti bunda etkili oldu. Sahne etkinliği mesabesinde kalan faaliyetler bir gün sonra olmamış gibiydiler. Bir anma geleneği bir anma ritüeli maalesef oluşmadı. Oysa kökleşmiş bir ritüel, binlerce etkinlikten ehven. Bu gelenek ve ritüel için 15 Temmuz müthiş bir zemin. Cumhurbaşkanımızın ilk açıklamasına dayanarak, aynı saat aynı dakikada yapılan bir ulusa sesleniş olsa ve bütün kanallarda yayınlasa, 6 yılda vazgeçilemez bir ritüel olurdu. Minarelerden okunan Salalar, aynı saatte camilerde yapılacak bir hatim duasıyla buluşturulsa, bizden sonraki nesillere emanet edilecek muhteşem bir hayır, bir güzellik olurdu. Atatürk Havalimanı, Taksim Meydanı, Özel Kuvvetler Komutanlığı, Türkiye Büyük Millet Meclisi, Kışlalar… geceye şahit olan her noktada, bir saatlik sembolik nöbet, anmadan öte milli bilince 15 Temmuz’u kazımak olurdu. vs. başka şeyler de olabilirdi. Olmadı. 15 Temmuz’un gayri resmi marşı “Baş koymuşum Türkiye’nin Yoluna” türküsü, yılkı atı gibi köşesine çekildi. Bir kaç afiş, bir iki film denemesi, nispeten cılız toplantılar arasında bir şeyler yapıldı. Yetmedi. CHP yönetimindeki İBB’den servis edilen; çok da insan toplayamamışlar meyanındaki görüntüler, ve görüntülerdeki az katılıma yönelik örtülü sevinç elimizde kaldı. Seneye böyle olmaz inşaallah.