Her müzik bir ruh ikliminin ritmidir, sesidir. Hepsini dinlemek, hatta icra etmek mümkünse güzeldir. Kendini ifade etmek bundan başka bir bahistir.
Kendinizi anlatmak için hangi iklimin müziğine başvuruyorsanız o iklimin sesi olursunuz. Müzik değişince yalnızca dans değişmez; mana, ülkü, iklim… çok şey değişir.
Hatibin anlatacağı gerçek bir meselesi olmayınca sözler anlamını yitirmiş seslere dönüşüyor. Taciz ediyor dinleyeni; kulak tırmalıyor, uyutuyor, huzursuz ediyor. Mesele ve bu meseleye bağlı anlam kaygısı olmayan hatibi dinlememek dinlemekten her zaman evla.
Egzoz, lastik, madeni yağ… Parfüm, deodorant, losyon…. Modernizmin şehri kimyasal, sentetik kokuyor. Şehrin insanları esrik, kokuşma cennet arası git-gel yapıyorlar.
Sert gerçekliğin trajik ve komik fotoğrafının muhteşem kolajı. Rezidanslar, alışveriş merkezleri, kafeler, oteller, kaslı adamlar, fit kadınlar hop oturup hop kalktılar. Dijital ekranlarda, giantboardlarda, billboardlarda, otobüs duraklarında, duvarlarda, metroda, metrobüste, reelslerde hikayelerde… görünen her yerde ölüm hortlamıştı. “Sen her şeysin ve her şeyi yapabilirsin” telkinleri; “ölünce beni kim yıkayacak” sorusuna gömülüyordu. Orda burada çok çemkirin gördüm. Böyle reklam olur muydu hiç?!
Topa girmeyen kalmadı. Kültürü turistlere getir götürcülük yapmak sananlar dahi, eğlendirdikleri yerden baş çıkarıverdiler. İnsanı ve toplumu çürüten, insanlığı ve insanlık değerlerini yozlaştıranlara karşı dut yemiş bülbül olan karga sesliler arzı endam ettiler. Tek afiş insanın yeryüzündeki varoluşuyla ilgili sorguyu tragedyalara taş çıkaracak bir keskinlikte; ölümü perdeleyerek öldürmeye çalışanların gözüne sokmuştu. Yadsınamaz bir iletişim başarısıydı. Görmezden gelinemez bir entelektüel kazıydı.
Köpekler, kedilerle dolu sokaklar. Özellikle köpekler önemli bir sorun kaynağı olmaya başladı. Saldırganlıkları gün geçtikçe artıyor. Çeteleşerek örgütlü bir tehdit oluşturuyorlar. Elbet bir sorun. Elbet çözülmeli. İtlaf, uyutarak, kısırlaştırarak üç şıklı bir açmazla karşı karşıyayız.
Yıllar yıllar önce bu hayvanlar bahçelerimizin sakiniydi. Köpek dediğin muhteşem bir alarm sistemiydi. Çok sayıda tehdidi bertaraf ediyordu. Avlanmaya köpeklerle gidiliyordu. Ayak işlerine onlar bakıyorlardı. Sadıktılar. Kediler haşere ilacı gibiydiler. Özellikle farelerle mücadeleyle görevlendirmiş birlikler gibi çalışıyorlardı. İşe yarıyorlardı. Sonra hayat formumuz değişti. Bahçelerin, çitlerin dışına apartmanların içine girdik. Medenileştik. İşimize yarayan hayvanları dışarıda bıraktık. Can dostlarımız dediğimiz hayvanları evsizleştirerek, sokağın insafına terk ettik. Bugün ortaya çıkan tehdidi biz ektik, biz büyüttük.
Türk komedi filmlerinden, Murat Menteş romanlarından fırlamışçasına gözüme takıldı. Berkay Tulgar. Yeni saç ekimi yaptırmış, muhtemelen Arap olan yolcunun kafasındaki bandajda yazıyordu. Kafasının ekim yapılmış yerleri dışındaki saçlar sakalı gibi beyazdı. İrice bir adamdı, göbeğinden yemek yemeyi sevdiği de ortadaydı. Google’a “Berkay Tulgar” yazdım. Aynı isimli adamın kliniği çıktı. Eskiden koyun kuzuları damgalarlardı. Adamı öyle damgalamış, mührüyle şehre salmıştı. Gözlüğü gömleğine asılı adam, neredeyse hiç bir yere bakmadan, telefonunu kavrayan iki eliyle oyun oynadı durdu. Sağ elinin dördüncü parmağı kesik gibiydi. Yoksa hırsız mıydı? Dikkat kesildim, değilmiş. Telefonu tutuş biçiminden öyle görünüyormuş. Adam, Wagnar Lodbrok’un kaçkın oğlu kılıklı, uzun kıvırcık saçlı çocuğun yanına oturmuştu. Çocuk, gözü telefonda, kulağı müzikte olduğu için adamın varlığını hissetmedi bile.
Başında, Racaların serpuşuna benzer bir başlık olan kız adama doğru ayaklarını oynatıyordu. Önce, bir haddini aşma olarak algıladım. Kızın tarafını gözlemeye başladım. Alakası yoktu. Kız kulaklıklarındaki müziğe ritim tutuyordu.
Bir uçtan bir uca Marmaray: 43 Durak. 72 kilometre. 109 Dakika. Demirler üzerinde insanlar akıyor Avrupa’dan Asya’ya, Asya’dan Avrupa’ya. İpekten hayatlar, su verilmiş çelikten olanlar, yediğinden yerinde duramayanlar, bacakları taşıdığı gövdeye isyan edenler, şımarıklar, efendi efendi gidenler, hormonlarını ortaya boca edenler, ormanda varlık gösterisi yapanlar, bir tefrişat salonundaymış edası takılanlar… var da var. Her seferde insan hikayelerinin resmi geçidi var.
İKİ DURAK ARASI Osmanlı döneminde ordu sefere çıkarken, hac kafileleri yola revan olurken o zamanlar Üsküdar sınırlarındaki bir çeşmeden uğurlanırmış. Gel zaman git zaman o çeşmenin adı Ayrılık Çeşmesi olmuş. Şimdi daha çok Marmaray Durağı olmakla biliniyor. Benim durağım. Kadıköy tarafından bir yere giderken Ayrılık Çeşmesi’nden dahil oluyorum Marmaray dünyasına.
Kentliler, büyük bir doğallıkla, bu yapının önünden, her gün geçip giderler. Yeryüzünde herkes olduğu yerde donup kalacaktır. Bir mitralyözden çıkan kurşunları andırır bakışları. Coşku içinde seviştikleri görülür başakların. İnsanı yalnızlaştıran sürgün türküleri yakılır yeryüzünde. Yeryüzünün yorgunluğu geçiyor hepimize. Mavilik, daha hızlı koşar atlardan.
Göğsündeki broş, tıpkı dalgalar arasındaki bir kayık gibi inip çıkıyor. Ben sizi değil, insanlığın ıstırabını öpüyorum… Yunanca’dan sınava girmeye hazırlanan Vanya Ortepelev, evdeki tüm kutsal tasvirleri öptü. Hayat beklenmedik şeylerle o kadar dolu ki… Tanrı, yalnız sayfiye meraklılarına doğanın güzelliklerini anlama yeteneği vermiştir. Yegor Semionıç, diktiğimiz her şeyi alıp götürüyor, günahlarını affettirmek için bir yere bağışlıyor. Sobanın içinde rüzgar ağlıyor, sanki sıcak odaya bırakılmasını istiyormuş gibi, hava deliğinin kapağına vuruyordu.
Kalbimde, yaşarken ölen insanların bedenleri… Yazı, ezen sınıfı ezmek için yazılır. Duadan sonra Arş’a en yakın duran, boyun eğmeyen edebiyattır, İblis’e Silah başına! demek de, “yazı masasına oturup yazı yaz!” demektir. Yöneticinin gözüne koltuk tozu kaçınca, ulusunu tanıma olanağı yok. Öyle demez mi Exupery, “İnsan olmak, sorumlu olmanın ta kendisidir.”