“AMA ONLAR TANRISIZ”

“Mahkumlar… aynı halkın içinde başka bir halktırlar: Bunların kendi adetleri, kendi içgüdüleri, kendi ayrı örfleri vardır.” J.J. Marquet – Wasselot

GECE
Yaş ortalaması 7 olan çocuklar, bahçede buldukları kediye isim vermişler: “Gece”.
Anlamlı, asil.
Kimsesiz, sahipsiz, bir başına, yardıma muhtaç bir kedi.

Kavram olarak gece, onlar için kimsesizlik, sahipsizlik, bir başınalık ve yardıma muhtaçlık olmalı.
Karanlıktan çok daha fazlası…

Yaratıcı oldukları kesin.
Kavram hapishanelerinin mimarı büyükler çok daha basit bir isim bulurlardı.
Tipine bakıp; Benekli, Kara Kuyruk, Böcü… Derlerdi.
Ya da kedi isimlerini Google’layıp, onlardan birini seçerlerdi.
Romeo, Muhtar, Prens, Kral, Hulusi, Leo, Ares, Efe, Bambam, Çiko vs.

BEŞİK
Büyükler bebeklere konuşurken, onların çıkardıkları seslere öykünerek konuşuyorlar.
Bir görüşe göre bu yanlış bir davranış.
Bebekle konuşurken doğru telaffuz kullanmak gerekiyormuş.
Ağzının içine baktıklarının anlamsız ses yığınlarına herhalde şaşırıyor, komik buluyorlardır.
Tez doğruysa, ki doğru, gülmeleri bundandır.

Çocuk daha konuşamadan dijitalle tanışıyor.
Çok fazla haşir neşir olunan platformlar bir süre sonra var olma anlamıyla eşleşiyor.
Cami avlusuna bırakılır gibi internet beşiğine bırakılıyor, duygudan ari başka ebeveynlerin terbiyesine giriyorlar.
Ana babalarından çok, başka yetişkinler tarafından yetiştiriliyorlar.

Dilleri, beşiği sallayanların kendilerine telkin ettikleri dil oluyor.
Bu dille sosyalleşiyorlar.
Sesleri çıkmadığından büyükler bir süre rahat ediyor.
Bir gün onlarla konuşmak istediklerinde ise anlaşamıyorlar.
Zira artık dilleri yabancılaşmış oluyor.
O noktadan sonra, kim bebe kim büyük ayrı mevzu.
Yetişkinler, bebeklerle konuşurken yaptıkları yanlışı yinelemeye başlıyorlar.
Anlamsız kelimelerle anlamsız cümleler kuruyorlar.

Ebeveynler; gençlere rol model, moral model olması gerekenler; siyasetçiler, akademisyenler, hocalar; kimse için bir anlamı olmayan bozuk bir dili, dil olarak benimsiyorlar.

Ne söyleyen anlıyor, ne söylenen, ne söylenilen.
Anlamsızlıktan neşet eden kahkahalar, bir anlama, anlaşılma göstergesi kabul ediliyor.

NORMAL
Gelecekle birlikte içine kıvrılınan beşiği; Amerikalılar, Çinliler, Koreliler, Ruslar… sallıyor.
Türkiye için sapma kabul edilen pek çok şey onların normali.
Bu normali, sosyolojik, psikolojik, mühendislik maharetiyle herkese dayatıyorlar.
Gençler o normalle büyüyor.
Küresel bir ekosistemin tabisi, nesnesi, aracı oluyorlar.
Amerikan. Rus. Çinli. Koreli. Vs.
Makina.
Öz yurtlarına karşı gladyatörlük oynuyorlar.

Bebek kutusu, evliliksiz çocuk, çılgın parti, önce ben sadece ben, her şeyin bir fiyatı var…
Şikayetlendiğimiz şeyler, normal oluyor.

Çocukların öğrendiği, sonrasında taklit edilerek konuşulmaya çalışılan dil; ben merkezci, hazcı, günün sonunda kendinden başkasını sevmeyen bir uygarlık! dili.
Öykünerek konuşulamayacağı gibi çemkirerek de yenilemeyecek bir dil.

KUŞAKLANMA
X, Y, Z, Alfa, Beta… dayatılmış kuşak isimleri.
Daha verimli bir sistem için cin bir tasnifin eseri.
Aslında her biri, bir kuşağın değil bir kuşaklamanın, bir kuşatmanın adı.

İnsanlık saman balyası gibi kuşaklanıyor.
Nüanslarını kaybeden yığın içindeki her birey yalnızlaşıyor.
…ve “yalnızlık mutlak tabiyetin ilk koşuludur.” *
Böylece, insanın nesneleştirilmesi süreci acımasızca işliyor.

Etten kemikten, duygudan ruhtan insanlar; kuşaklanarak birbirine yabancılaştırılıyor.
Biricik olan birey, tek başına anlamı olmayan makinalara dönüşüyor.

Her bir kuşaklama bir hapishane.
Hapishaneler, labirentleri ve gardiyanları ile birlikte içselleşiyor.

Durumun müsebbipleri için ne büyük konfor.
Zira kuşağın adı konulunca herkes sorumluluktan kurtuluyor.

ZAHMETLİ
Çocuklarla ayak parmakları ve burun onlara dönük konuşmak gerekiyormuş.
Duygularının, hislerinin, düşüncelerinin dinlenmesi; onaylamasalar bile anlaşıldıklarının ifade edilmesi doğru olanmış.
Fiziken ve manen yanlarında olunduğunun hissettirilmesi duygusal bağı geliştiriyormuş.
İletişimde ölçen değil dengeleyen bir dil kurulmalıymış.
Sarılmak, doğrularını teşvik etmek, zorluklarında yanlarında durmak, onların da dahil olduğu müzakerelerle net kararlar oluşturmak, kimliği geliştiriyormuş.

Zahmetli iş yani.
Kuşak beşiğinde sallamaktan, sallanmaktan çok zahmetli iş.

Nesneleşen insana nesne gibi muamele etmek ise kolay.
Topuna birden aynı ninni, aynı şarkı, aynı hitap çok rahat.
Alkışlasınlar, beğensinler, paylaşsınlar, oy versinler, tüketsinler…
Asla tek ve eşsiz, özgün bir fert olarak muhatap olmasınlar.
Bir de yakınma ekonomisi işlesin, bir de ordan varlık devşirilsin.
Sorumluluk sahipleri için ne ala dünya!

Kimsesiz kediye “Gece” ismini veren çocuklar, muhtemelen geceleri kendilerini yalnız ve kimsesiz hissediyorlar.
Seslerinin çıkmaması, korkularının büyümediği anlamına gelmiyor.

Öğrenirken ebeveynlerin rehberliğinden, onların eşliğinden yararlansalar; muhtemelen kedinin adı başka bir şey olacaktı.
Mücadeleci, örnek bir masal kahramanı olabilirdi mesela.

TÜRKÇE
Sınavlarda Türkçe’den çakmış çocuklara kızılıyor, ah vah ediliyor.
Bu duruma ah vah eden; üç beğeni alacağım, beş etkileşim kasacağım diyen koca koca adamlar, kendilerine ah vah etsinler.
Gençler, “bu dili anlamıyor” diye, bilmediği bir dile öykünüp, dilini bozanlar düşünsün biraz.
Bebe tekerlemesi gibi cümlelerine gençler güldüğü için doğru bir iş yaptığını sanan makam mevki sahipleri sorgulasınlar kendilerini.
Büyükler çıksın önce, çocuklarını koydukları beşiklerden.

“Yeni kuşağın başka bir dili var.”
“Başka bir yaşam biçimi var.”
Yaka silkerek ya da yağlı müşteri bulmuş bezirgan gibi herkes öyle diyor.
Büyükler beceriksizliklerini maskeliyorlar.
Gökten ne yağdı da yer kabul etmedi?

Çocukları internet beşiğine bırakanlar, onlarla birlikte aynı beşiğe girenler, onları nesneleştirenler, onlara yanlış örnek olanlar; hislerini, fikirlerini, düşüncelerini, hayallerini önemsermiş gibi yapanlar; aslında çocukları zerre kadar umursamayanlar…
Ortada bir problem, bir suç, bir kabahat varsa, faili onlardır.

YANİ
Kimse çocuğunu tehlikelerle dolu bir yerde bir başına bırakmak istemez.
Parkta oynarken bile gözünün önünde olsun ister.
İnternet, tekinsiz bir yer, orada da çocuk yalnız bırakılmaz.

Değer veren değer bulur.
Günlük meşgalelerden çocuklara zaman ayırmak onlara değer vermektir.
Onlarla konuşmak, oynamak, gülmek, eğlenmek, sarılmak… gerek.
O zaman başka dil, başka yaşam; aynı dil, aynı yaşam olur.

Her insan tek, eşsiz, biricik.
Bir parça peynir yüzünden kapana, fareler kapılır.
Kuşak kapanına kapılmaktan farkı yok.
Kişiyi kişi yapan değerleri işlemek, kapandaki peynirden çok daha besleyici.
Çocukları kapana kaptırmamak büyüklerin elinde.
Önce kendilerini kurtarsınlar, sonra çocukları nasılsa kurtarırlar.

Dil yaşam boyu öğreniliyor.
Öğrenilenleri terk etmek, bir mesafe kat etmek anlamına gelmiyor.
En önemli, en sevimli, en eğlenceli, en heyecanlı anlarda; öğrenilen en ideal dil ne ise hem çocuklara karşı hem sosyal medyada dil o dil.
Aksinin sonu, boş bir ah vahtan ibaret.

Akıntıya kendini bırakmak bir tercih olabilir.
Doğru bir davranış olmadığı kesin olan bir tercih.
Sahip olunan her şey akıntıya yön vermek için.
Sosyal medyada dil nasılsa bozuk, bu makamdan çalalım demek, çöp olalım demekle aynı.

Makam, mevki, yetki, güç sahipleri topluma öncülük yapmakla mükellef.
Zamanın ve medeniyetin ruhunu mezcetmek onların işi.
Çaresizlikle yanmak yakınmak onlara düşmez.
Herkesi ilgilendiren içerik, hedef, vizyon üretmek, varlık sebepleri.
Vazifeleri üç beş beğeni, paylaşım, etkileşim almaktan çok önemli.
Herkes gibi onlara düşen, işlerini yapmak, doğru yapmak.

Bir nesneye dönüşmek, insan için idam fermanı.
Sadece dinleyen, oy veren, alkışlayan, çalışan, uyan, takip eden insanın infazı tahakkuk etmiş sayılabilir.
Oysa insanlık nesneleşmek, nesneleştirmekten beri.
İnsanı nesneleştiren her eyleme, insanlık adına dur demek insanlık vazifesi.

YOKSA
“Ölüm yayılıyordu ölüyordu gece bile
İşleyen makinalar kalmıştı yalnız
Ve onların kolları insanlar
Zalim kelimesinin gözbebeği
İnsan değil alet
Aletin aleti
Kör

  • Tanrı onlarsız değil
    Ama onlar – Tanrısız” **

*Michel FOUCAULT, Hapishanenin Doğuşu
** Sezai KARAKOÇ, Şahdamar

Yorum bırakın