Tarkan Markan Hikaye

Hayli uzağındayız
Sanatın ne, sanatçının kim olduğu kadim bir tartışma. Kavram mı belirleyicidir estetik mi? Tasarım mı öncedir duygu mu? Özgünlük mü önce gelir sözcülük mü? Sanat, çok sayıda su götürür tartışmanın konusudur. Hali hazırda sanat olarak adlandırılan, yaşanılanı bir formla çizmek, seslendirmek, yazmak kanaatimce daha çok zanaata yakın. İnsanlığa yeni dünyalar açan sanat ve sanatçının ise hayli uzağındayız.

Bahse konu sanatçı
Türkiye’de sanat ve sanatçıdan bahsedilirken, bahse konu olan genellikle ne sanat, ne de sanatçıdır. Popüler kültürün popüler temsilcileri sanatçı olarak kabul edilirler. Bu neredeyse ortak kabuldür. Bu açıdan bakıldığında Athena Gökhan, Tarkan, Gülşen, Asena, Zülfü Livaneli… sanatçı bunlardır.
Ürün satıyorlar
Bu bahiste akla gelenlerin yaptıkları iş şüphesiz önemlidir, kişilikleri saygındır. Ama sanatla ilişkileri ve sanatçılıkları tartışmalıdır. Punkçı, Rockçı, Popçu, Dansöz, Şarkıcı… vs. tanımları daha yakışık tanımlardır. Bu arkadaşlar profesyonel bir düzlemde, satın alınabilecek bir ürün üretmekte, bu ürünü kitlelere satmaktadırlar. Bazen de yeteneklerini kendilerine sipariş edilen işi yapmakta kullanmaktadırlar. İşlerinin doğası budur.
Sınırları aşan aforoz edilir
Dünyanın en tutucu mahallesi bu arkadaşların yaşadığı mahalledir. Mahallenin, feodaliteye benzer bir sosyal sistemi, Katolikliğe benzer bir mezhebi vardır. Oturdukları yerler, takıldıkları kafeler, konuştukları konular, yapacakları okuyacakları şarkılar, sahneye çıkacakları yerler mahallenin ağaları tarafından belirlenir. Organizatörler, etki ajanları, menajerler, bağlantılı ajanslar köşe başlarını tutarlar. Bunlar tarafından konulmuş sınırlar aşılırsa ekmek yoktur. Her şeyi göze alıp sınırları aşan olursa mahalleden kovulur, aforoz edilir.
Mahallenin iktidarı
Mahalle sekülerdir. Koşulsuz şartsız batıcıdır. Sermaye dostu, hatta uzantısıdır. Bahse konu performansları yapanlar için tek iktidar alanıdır. Anadolu’nun değerleriyle gelip bu mahallede var olmak isteyenler için var olmanın tek şartı onların elbisesini giymektir. Muhalefet edilmeyecek tek iktidar vardır o da mahallenin iktidarıdır.
Baştacı ve tukaka
Her performansın mahallenin iktidarına katkı sunması, sermayenin arzularına muhalif olmaması, emperyalizmin emelleriyle çelişmemesi, seküler sosyolojiyi beslemesi, ülkenin gerici (!) kesimleriyle çatışması, mahallenin siyasi vizyonuna hizmet etmesi esastır. Edalar, kıyafetler, sözler hep bu esastan beslenir. Sermayenin sömürüsünü, göçmenin hüznünü, şehrin kaosunu işleyemezler bile. Kim mahalleye yakınsa ona hizmet etmek meşrudur. Bu yüzden bazı siyasiler için sahneye çıkanlar baştacı bazıları için çıkanlar ise tukakadır.
Sanatçı kimmiş
Başkanı olduğu parti nedeniyle bu mahallenin bir mensubu olan Kemal Kılçdaroğlu, mahallesini merkeze alarak, mahallenin söylemi dışında söylem geliştiren sanatçıyı şöyle tanımladı: “Yalakadan sanatçı olmaz, arkadaşlar. Yalakadan sanatçı olmaz. Herkes bunu böyle bilmek zorundadır. Sanatçı dik durur. Sanatçı aykırı insandır. Gücün karşısında sanatçı eğilmez. Gücün karşısında eğilen kişiye de sanatçı denmez. Sadece bizim ülkemizde değil bütün dünyanın ortak söylemidir bu. Sanatçı dik durur, rüzgara karşı yürür. Aykırıdır. Aykırılığın uyumudur. Bunu böyle bilmeniz gerekiyor.”
Yalakanın albümü
Kemal Kılıçdaroğlu’nun, yukarıdaki konuşmada bahsettiği yalakanın resmini yapabilir misin? şeklinde bir soru olsaydı, mahallenin itibarlı sanatçısı Zülfü Livaneli’nin şu anekdotu, onun albümü olurdu herhalde. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Seçilen Ekrem İmamoğlu’nu sahneye çağırırken şöyle konuşuyordu: “Size küçük bir hikaye anlatmak istiyorum. Bu akşam biraz konuşacağız. Hep şarkı şarkı şarkı. Varya bir türkü; “ben bu sazı çala çala yoruldum” diye. Nazım da diyor ki; “ben artık şarkı dinlemek değil şarkı söylemek istiyorum.” Ben de tam tersine şarkı söylemek istiyorum. Bakın, uzaklarda bir, karlarla kaplı bir, karlı dağlarla çevrili bir köyde çığ tehlikesi varmış. Herkes, bütün kuşaklar, doğan çocukları bile sustururlar ve herkes fısıltıyla konuşurmuş. “Sus çığ düşecek” En ufak bir şey birisi, düşürdüğü zaman “sus”… Bekliyorlar çığ ne zaman gelecek? Çünkü bu vadide ve müthiş bir şey var… ve hepsi birden yok olacaklar. Kuşaklar boyu böyle gitmiş. Çığ korkusundan seslerini çıkaramamışlar. Bir gün bir çocuk doğmuş ve daha ağzını kapatmaya fırsat bulamadan haykırmış, haykırınca herkesin tüyleri diken diken olmuş. Eyvah, gittik diye. Bakmışlar çığ falan yok. Hiçbir şey gelmiyor. Bunun üstüne yavaş yavaş sokaklara çıkmışlar, cesaretleri artmış ve sonunda davullarla, zurnalarla şenlik yapmışlar. Çünkü çığ yokmuş aslında. İşte o çocuk bugün aramızda ve onu (Ekrem İmamoğlu) sahneye davet ediyorum.”
Mahalleye göre pozisyon
Mahallenin kanunu tartışılmazdır. Zülfü Livaneli bu ifadeleri Binali Yıldırım için kullansa, başkaca bir sebebe ihtiyaç duyulmaksızın “Yalaka” ilan edilir, yaptırımlara maruz kalırdı. Ekrem İmamoğlu, CHP’li bir belediye başkanı değil de AK Partili bir belediye başkanı olsa, bu övgülere mazhar olmaz “Laz Müteahhit” olurdu. Madımak’ın faili olmakla yaftalanan Temel Karamollaoğlu’nun, kendileriyle fotoğraf verdiğinde “Sevimli Temel Dede” oluvermesi gibi bir durum.
Dalkavuk, yalaka, patlıcan
Sahne performansı sergileyenler için tek ve tartışılmaz iktidar, mahallenin iktidarıdır. Raconu mahalle keser. Bu durum aklıma dalkavuğun hikayesini getirdi. İsmail Kılıçarslan’ın anlatımından iktibas ediyorum: “Bir gün padişah, patlıcan yemeği yiyormuş. ‘Bugün patlıcan ne güzel’ demiş. Huzurda bulunan dalkavuk, başlamış konuşmaya: ‘Hakk-ı âliniz var efendim. Patlıcan öyle güzel bir nimettir ki. Hele turfandası. Yağı tamam konulursa bayıldısı ayrı güzel olur. Eti kıvamında olursa karnıyarığına doyum olmaz. Kızartması ayrı, dolması ayrı lezzetli olur. Hem fakir fukaranın göz aydınlığıdır patlıcan.’
Padişah, memnuniyetle dinlemiş dalkavuğun anlattıklarını.
Bir başka gün, padişahın sofrasında yine patlıcan yemeği varmış. Padişah bu sefer hiç beğenmemiş patlıcanı. ‘Bugün çok kötü patlıcan’ demiş.
Huzurda bulunan dalkavuk yine almış sözü. Başlamış anlatmaya: ‘Hakk-ı âliniz var efendim. Bu patlıcan yararsız, kötü bir nimettir. Olgunu hemen çekirdeklenir, yenmez olur. Yağını biraz fazla kaçırsalar bayıldısı yenmez olur. Etini bir tamam koymazlarsa karnıyarığını at çöpe. Kızartması yağlı, dolması acı olur. Hem çabuk pahalanır. Fakir fukara istifade edemez.’
Padişah, dalkavuğun anlattıklarını ağzı açık dinlemiş. ‘Ulan köftehor’ demiş, ‘sen değil miydin geçen gün patlıcanı yere göğe sığdıramayan. Şimdi niçin yerin dibine sokuyorsun nimeti?’
Dalkavuk, istifini bozmadan cevaplamış soruyu: ‘Hakk-ı âliniz var padişahım. Geçen gün patlıcanı övüp göklere çıkaran da, bugün onu yerden yere vuran da benim. Zira ben patlıcanın değil, sizin dalkavuğunuzum.’
Padişahı mahallenin fikri olarak okuyun, dalkavuğu şarkıcı (!) diye değiştirin. Mahallenin tavrı tam bu değil mi? Budur, %100 budur. Mahalleye uyuyorsa patlıcan güzel uymuyorsa kötüdür. Mahallenin şarkısını söyleyen sanatçı söylemeyen yalakadır. Tarkan markan hikaye, hal budur. Mahallenin raconudur.

Tarkan Markan Hikaye” üzerine bir yorum

Yorum bırakın