Her İki Korkağın Helvasını Dağıtabilir

14 Mayıs seçimlerinden önceydi.
Henüz Millet İttifakı’nın adayı belli değildi.
Anket üstüne anket yayınlanıyor, muhtemel adayların şansı sorgulanıyordu.
Recep Tayyip Erdoğan karşısına çıkarılabilecek adaylar arasında Mansur Yavaş ve Ekrem İmamoğlu vardı.
Kemal Kılıçdaroğlu’na fark atıyorlardı.
Her iki isme Meral Akşener sahip çıktı.
Bir nevi onların sözcülüğünü yaptı.
“Bu sefer kesin kazanacağız” hülyasında olanları ikna edemedi.
Epeyce de yalpaladı.
“Yapma pirom, etme pirom, gitme pirom, kendimi yakarım pirom” nidaları halen kulaklarımızda.
İki muhtemel aday, sindiler, çekindiler, korktular, topa giremediler, Akşener’in elini böğründe bıraktılar.
Bunu herkes biliyor.

Seçim geçti. Cumhurbaşkanı adayı Kemal Kılıçdaroğlu, yardımcı adayları Mansur Yavaş ve Ekrem İmamoğlu, masa kontenjanından yardımcı adayları… hepsi birlikte kaybettiler.
Kimse yenilgiyi üzerine alınmadı. Hesabı Kılıçdaroğlu’na keserek defteri kapattılar.

CHP’yi ele geçiren kaybedenler, İyi Parti’yi de büsbütün devre dışı bırakacak siyasi mühendisliğe soyundular. İstifalar, istifalar, istifalar…
Her tırtıklamada İmamoğlu’nun imzası vardı.
Mansur Yavaş, sinsi sinsi bir köşede beklemeye devam etti.
İmamoğlu Yavaş’ı tekrar aday yaparak taltif etti.
Bağlılığını güçlendirdi.
Akşener İmamoğlu’nun meydan okumasını gördü.
Savaşsa savaş dedi.
İmamoğlu’na bağlılığını ilan eden Yavaş’ı da korkak olarak ilan etti.
Yavaş üzülmüş, öyle dedi.
Korkağa tabi ki korkak derler, niye üzülmüşse artık.

Akşener bu fırtınadan kurtulursa, partisini yeniden kurmuş olacak.
Yavuz Ağıralioğlu gibi kabul görmüş siyasetçileri tekrar kadrosuna katabilirse, her iki “korkağın” helvasını dağıtabilir.

#MeralAkşener #KemalKılıçdaroğlu #Ekremİmamoğlu #MansurYavaş #Korkak #İyiParti

Türkiye’nin Eski Gündemleri Hortluyor

10 Kasım’da Tuzla Piyade Okulu’nda bir asker, yakasına Atatürk resmi takmamış.
Bazı arkadaşları buna tepki göstermişler.
Bilmem kaç numaralı koğuşta kalan 3 kişi de Atatürk rozeti takmama suçuna iştirak etmiş.
Arbede çıkmış. Şikayet olmuş. Askerlerin görev yerleri değiştirilmiş. Soruşturma devam ediyormuş.
Elde var Atatürk tartışması.
Başka bir şey daha olmuş, Nur Cemaati’nin derslerine davet içeren videolar yayınlanmış.
Üstüne üstlük Diyarbakır’da bir temsilde, bir çocuk Bediüzzaman Said Nursi gibi giydirilmiş.
Elde var İrtica tartışması.
2011 yılında Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir, Diyarbakır’daki bir caddeye Şeyh Said ismini vermiş. Cadde 12 yıldır Şeyh Said Caddesi. Caddeyi, Şeyh Saidi, Diyarbakır’ı, Kürdü, Türkü bilmeyenler yüksek volümlü bir tartışmaya başlamışlar.
Elde var Kürt tartışması.
Yakında bir alevi tartışması beklenebilir.
Bütün bunlar CHP ve CHP çevresinin eski gündemlerine dönme işareti.
Türkiye’nin eski gündemlerini hortlatıyorlar, yazık ediyorlar.

#ŞeyhSaid #Atatürk #Bediüzzaman #Kürt Tartışması #Atatürk Tartışması

Ne Gelebilen Olur İstanbul’a Ne İstanbul’dan Gidebilen

Twitter ve Instagram hesaplarımı telefondan sildim. Gerektiğinde bilgisayardan bakıyorum. Yine de telefon kullanma sürem yeterince düşmedi. Günde yaklaşık 4-4,5 saat aktif kullanımım var. Oysa o kadar kullanmıyorum. Yarısından fazlası navigasyon. Evle iş yerimin mesafesi yaklaşık 20 kilometre. Bu mesafeyi 1, 1,5 saatte ancak gidiyorum. Aynı süreyi dönüşte de harcıyorum. Ve hep navigasyonum açık oluyor. Daha az trafik için varlığından bile haberdar olmadığım caddelerden, sokaklardan geçiyorum. Hepsi tıklım tıklım. Bazıları daha az tıklım tıklım. Navigasyon oralardan yol bulmaya çalışıyor.

Yağmur düşmeyegörsün, facia. Fenerbahçe stadyumunda maç mı var, felaket. Bir AVM kampanya mı yapmış, otur çekirdek çitle. Okul girişi. Okul çıkışı. Mesai başlangıcı. Paydos saati. Yollarda kilitlenip kalmanın her saat bir sebebi var. Allah göstermesin olağanüstü bir durum olsa yollarda telef olmak işten bile değil. Olağan akışta bile park etmek, yol bulmak için insanların eli tetikte, levyede, beyzbol sopasında. Her kesin ağzı yanardağ krateri gibi zaten açık.

Depreme karşı hazırlık için herkes kentsel dönüşümden bahsediyor. Deprem güvenli ev öncelikli gündem. Olabiliyorsa olsun.
Yalnız, acilen ve öncelikle akan bir trafiğe ihtiyaç var. Şehrin göbeğindeki stadyumları taşıyarak, AVMleri yerleşimin seyrek olduğu yerlere sürerek, yoğun istihdam gerektiren iş kollarını çeperlere yayarak bir başlangıç yapılabilir. Konut ve işyerlerine otopark zorunluluğu getirerek, yol ağını çevreye de yayarak, metro hatlarını kılcal damarlar gibi ücralara ulaştırarak adım atılabilir. Bunları öngörmeyen kentsel dönüşümleri ! engelleyerek ilerlenebilir.
Aksi halde, İstanbul içimizde yaşayan bir ölüye, içimiz İstanbul’da bir sürüngen olmaya hüküm giymiş durumda.

#trafik #istanbul #kentseldönüşüm #deprem #avm #stadyum

Siyasi Ponzi

Yerel seçimlerin kızılelması İstanbul.
Ekrem İmamoğlu adayını açıkladı.
Yeniden aday.
CHP’nin adayı belli.
İyi Parti henüz bir aday çıkarmadı.
DEM halen demleniyor.
AK Parti adayını belirlemeye çalışıyor.
Yarış AK Parti adayıyla Ekrem İmamoğlu arasında geçecek.
Öyle görünüyor.

İmamoğlu bir önceki seçimde tanınmıyordu.
Canım, cicim, ciğerim… bir hikaye kurdu ve kazandı.
Ancak şimdi tanınıyor.
Siyasi bir ponzi dehası olduğunu kabul etmek gerekir.
Galata Köprüsü’nde “Bul karayı al parayı” oynatanlara ders verir.

Gogol: “insanlar farklı kaftan giymiş birini başkası sanırlar” diyor.
Lakin kaftan artık içindekini saklamıyor.
İstanbul artık kendisini iyi tanıyor.
Bu durumda rakibinin avantajlı olduğu düşünülebilir.
Buna karşılık, onun kurduğu oyun masasına düşerse, pek şansı olmaz.

İmamoğlu’nun rakibi, kendi hikayesini yazmalı, kendi türküsünü çağırmalı.
Eğer öyle yaparsa, AK Parti’nin adayı kim olursa olsun başkandır.
Hikayesi yeni biri olursa kesin başkandır.

#İmamoğlu #İstanbul #Ponzi #31Mart #SiyasiPonzi

İyi Parti ve Pazarlık

İyi Parti’nin imza attığı gel gitler, bir alternatif olma iddialarına zarar verdi.
Üçüncü yol iddiaları vardı. Ama bir tutarsızlık hareketi olarak nam saldılar.
Millet İttifakı’nın tüketen sömürüsünden kurtulmak istediler.
Her seçim bölgesinde tek başlarına seçime gireceklerini söylediler.
CHP’nin yeni genel başkanının davetini geri çevirdiler.
İyi Parti’de başlayan istifalar, geri çevrilen tekliften sonra daha da arttı.

İyi Parti, kararının arkasında durur ve varlığını devam ettirebilirse üçüncü yol iddiaları belki devam edebilir. Aksi halde zaten bir yol yok ortada.
Bu süreçte İyi Parti İBB Grup Başkanvekili İbrahim Özkan görevden alındı.
Sonra İyi Parti İBB Grubu toplanarak kendisini tekrar Grup Başkanvekili seçti.
İYİ Parti’nin İBB grubu, partisine bayrak açtı. Ardından disipline sevk edildiler.

İbrahim Özkan, süreci anlatmak için basınla buluştu.
Bu buluşmasında Sayın İmamoğlu ile İyi Parti için yaptığı pazarlığı anlattı.
Belediyeler, meclis üyeleri, başkan yardımcılıkları… Ciddi ciddi pazarlık yapmış.

Eski bir İyi Partili olan Ümit Özdağ Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’yla gizli bakanlık pazarlığı yapmıştı. Sayın Meral Akşener, İmamoğlu ve Yavaş’ı Cumhurbaşkanı Yardımcısı yapmak için siyasi istikbalini masaya koymuştu. İbrahim Özkan, pervasız İstanbul pazarlığını kendisi ifşaa etti.
Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’na bayrak açarak onu Genel Başkanlıktan indiren İmamoğlu, bütün bu pazarlıkların gizli/açık öznesi. Çok başarılı. CHP Kongresini bu kabiliyetiyle aldı. İyi Parti’nin kolunu kanadını, bu kabiliyetiyle kırdı.
Maşaallah keser gibi hep kendine yontmayı başardı. Şu an muhalif ittifakın lideri. Lakin ittifakın başka tarafı kalmadı.

Suç Propagandası

Sosyal Medya’da, medyada kriminal haberler kol geziyor. Kavgalar, bıçaklamalar, hunharca öldürmeler, tacizler, tecavüzler suç adeta geçit resmi yapıyor.
Haberlerin gördüğü ilgi, haberleri de suç işleme potansiyeli olanları da tahrik ediyor.
Suça meyilli bir kesim; “demek ki olabiliyor” diyerek meylini fiiliyata taşıyor. Hatta kendisini diğerlerinden farklılaştıracak yöntemler geliştirerek orijinal (!) suçlara imza atıyor.
Etrafınıza baktığınızda, meselelerini suç işleyerek çözme eğiliminde olan insanların sayısının arttığını görebilirsiniz. “Bir çıldır” yeter edasında dolaşan çok sayıda insanla, trafikte, AVM’de, otoparkta karşılaşmak artık daha mümkün.
Medya bu yükselişin tek sebebi olmayabilir ama önemli bir motivasyon kaynağı. Bütün yayın organlarının kendilerini, haber ahlakı ve taksirli sosyal mühendislik başlıklarında kendisini sigaya çekmesine, otoritelerin suçla ilgili açıklamalarını gözden geçirmelerine ivedilikle ihtiyaç var.

#SuçPropagandası #Medya #SosyalMedya #Kriminal

Çocukları Öldürüp Dünyaya Parmak Sallıyorlar

Birinci Dünya Savaşı, şarkın varlıklarını paylaşma kavgasıydı.
Paylaşım bitmediği, tatmin etmediği için dünya ikincisini yaşadı.
İkincinin galipleri ABD, İngiltere, Çin, Fransa, Rusya oldu.
Birleşip bir dünya düzeni kurdular.
Kaybedenlerin gerçek anlamda söz hakkı o günden beri yok.
Tarafsız kalanların da.

Dünyayı diledikleri gibi yönetmeye başladılar.
Kan akıtmayı doğal hakları olarak görüyorlar.
Bu nedenle akıttıkları kan nedeniyle hiçbir zaman hesap vermiyorlar.
Filistin’de akan kandan bu sistem sorumludur.
Filistin’in olmamasından bu sistem sorumludur.

ABD bir kan dökücü olarak sisteme öncülük ediyor.
Bütün gücüyle diğer galipleri de sistemin devamına zorluyor.
ABD dışındaki galipler rahatlarını bozacak kadar rahatsız değiller.

ABD, sistemin değişme diyetinin çok yüksek olduğunu her fırsatta, her muhatabına hatırlatıyor.
Son günlerde yayınladıkları İkinci Dünya Savaşı filmleriyle, bu tehdidi insanlığın beynine nakşediyorlar.
Piyonları eliyle çocukları öldürürken, dünyaya parmak sallıyorlar.

Gerekirse gözümüzü kırpmadan milyonları katlederiz diyorlar.
Gerekirse atom bombası atarız diyorlar.
Gerekirse toplama kamplarında insanları sabun yaparız diyorlar.

Ne yapsalar boş. Afganistan’da yenildiler. Filistin’de de yenilecekler. Er ya da geç maliyeti ne olursa olsun düzenleri başlarına geçecek.

Görsel: https://www.ntv.com.tr/galeri/dunya/israilli-askerle-savasi-filistinli-aile-kazandi,jsbW5lS-aUOQYUQuZDDydg/nfWC7PzfMEeAxx6VkaeKLw

TANRI MUSK PASPAS DEVLET

Yunan Mitolojisi’nin kilit taşı; varsayılan Altın Çağ’da dünyayı yöneten tanrı ırkı titanlarla, Olimpos Dağı’nın tepesinde, bulutların üstünde yaşayan tanrıların kavgası olsa gerek.
Roma Mitolojisi’ne iltica eden bu insan tanrılar, bugün de yaşamaya devam ediyorlar.

Elon Musk’ın Zuckerberg’e yaptığı sembolik dövüş çağrısı, tanrıdan tanrıya savaş çağrısı gibiydi. Jef Bezos’a yaptığı sataşmalar da öyle. 

Önce bir kitaba, sonra CNN’e, ardından dünyadaki bütün medya kuruluşlarına düşen bir haberde “güç bende, tanrı benim” iddiası, sembolik olma sınırlarını hayli aşmış görünüyor. Habere göre; Türkiye’de olsa evde bakım hizmeti alma hakkı olacak Joe Biden figürüne karşı Elon Musk figürünün eli yükseliyor. 

İçerik, yerleşik devlet düzenini bitirilmesi gereken bir kaos olarak konumluyor.

Hürriyet’te de yer bulan haberde;
“Salı günü yayınlanacak olan kitaba göre dünyanın en zengin iş insanları arasında yer alan Musk, geçtiğimiz yıl Kırım kıyısı yakınlarındaki Starlink uydu ağını kapatarak Rus deniz filosuna yapılan Ukrayna denizaltı drone saldırılarını önledi.” 

Ne kadar iyi yürekli bir tanrı ! Ne kadar büyük bir kudret!

Devam ediyor:
“Kitapta Musk’ın Starlink mühendislerine “hizmeti kapatın” emrini Putin’in Kırım’a yönelik bir saldırıya nükleer silahlarla karşılık vermesinden duyduğu endişe nedeniyle verdiği iddia ediliyor.”

Şefkatli kendini bilmez devlet başkanına, Putin’e karşı kullarını ne de güzel koruyor!

Bir de şöyle bir bölüm var:
“Kitabın yazarı Isaacson bu süreçte Ukraynalı yetkililerin sinyali tekar açması için ünlü milyardere yalvardığını ancak Musk’ın reddettiğini ileri sürdü. 
Musk, sinyalin tekrar açılmasını isteyen Ukrayna Dijital Dönüşüm Bakanı Mikhail Fedorov’a Ukrayna’nın Kırım’a saldırarak; çok ileri gittiğini” söyledi ve Starlink’in drone saldırıları için değil barışçıl şeyler için tasarlandığını söyledi.”

Bir devlet kurumunu da temsil etseniz, tanrıya muhtaçsınız!
Ortadoğu’da hadi neyse Rusya’da starlink kullanma talebi de neyin nesi?!
Sonrasında Zelenski’den falan da bahsediyor haber. 
Tanrı’ya Rus zulmünü şikayetinden bahsediyor. 

Devleti, devletleri papaslaştıran, düzenleyicisi Elon Musklar olan bir dünya ne kadar ürkütücü, ne kadar yakın?! 

Görsel: https://www.donanimhaber.com/elon-musk-ve-mark-zuckerberg-dovusu-x-te-canli-yayinlanacak–166526

OPERA ve BALE AYDINLANMASI

Hacı Yakışıklı Devlet Opera ve Balesi hakkında bir değerlendirmede bulundu.
Opera ve Bale tutkunları tarafından alıntılanan ve kınanan ifadeleri şöyle:
''Göktürkler'de bale mi vardı?''
“Ben “Bale” isimli etkinliği sevmiyorum.
“Çocuklarınızı baleye göndermeyin” diyebilirim, gidilmemesini tavsiye edebilirim. Ama ötesine geçemem; gidenlere “hakaret” edemem, onları “ilkel, çağdışı” diye yaftalayamam!
Yalnız ben “Devlet Opera ve Balesi” diye bir şeyin olmasına karşı çıkarım. Bizim kültürümüzde olmayan bir şeyi koskoca Türkiye Cumhuriyeti Devleti niye sahipleniyor?
Göktürkler’de bale mi vardı? Balçiçek Hatun, Gökçe Kız, Bilge Kağan, Kültigin bale mi yapıyordu?”

Sayın yakışıklı, son derece şık bir tespit ve yerinde bir eleştiri yapmış. 
Katılıyorum. 

Buna karşılık bazıları hiç sevmedikleri II. Abdulhamit Han’ın amcası Sultan Abdulaziz’in bestelediği “Valse Davet” eserini Fransızca (!) ismiyle birlikte tespiti yıkmak için gündeme getirdiler. 
Boş çaba. 
Sultanların bizim olmadığı halde bir gösteri sanatına ilgi duymaları, o güzel sanatı, bizim kültürümüzün bir parçası yapmıyor. 
Özel ilgisidir. Öyle olmuş, öyle kalmıştır.
Cumhuriyetin kuruluş yıllarında yönetici elitin referans kültür olarak kabul ettikleri batı güzel sanatlarına gösterdikleri ilgi de bundan farklı değil.

Bu medeniyetin çocuklarının anlamadığı opera ve baleye ilgi duyanlar olabilir. İlgi duymaya da devam edebilirler. Ama bu toprakların çocukları için “Bayburt Bayburt olalı böyle bir işkence görmedi” bu etkinliklere maruz kalma sonucunda kurulan milli cümlemizdir. 
Devletin, bu millet adına opera ve baleyi himayesi, meşruiyet ve doğruluğu şüpheli bir himayedir.
Bence de kesinlikle vazgeçilmelidir. 

Tabi bence, sence olmuyor. Kültür Bakanlığı Bakan Yardımcısı bu hususta makuliyeti tartışmalı bir açıklamayla Yakışıklı’ya mukabelede bulunmuş. Sultan, saray, gösteri ekseninde ilerleyen bir enformasyon bombardımanıyla kamuoyunu aydınlatmış. 
Bu aydınlanmaya maruz kaldığımız halde soru ve eleştiri olduğu yerde duruyor. 
Tamam Bale ve Opera’yı, sevenleri yapsın, ilgi duyanlar izlesin. 
Ama devlet bunu niye himaye ediyor?
Etmemeli.
Opera ve Bale bugüne kadar kültürümüzün bir parçası olmadı, bundan sonra da olmayacak.

Foto: https://www.dunyabizim.com/mercek-alti/osmanlida-opera-sanati-h33472.html

Afedersiniz “oruspu”

Her muhitin bir jargonu var. Muhiti fuhuş olanlar biriyle dalaştıklarında; “oruspu” “pezevenk” diye söze başlarlar. Seçimden önce bir sokak ropörtajında, kadının biri, Erdoğan’a oy vereceğini söyleyen başka bir kadına; “oruspu” diye bağırmıştı. Kadın hakları başta, insanlıktan, nezaketten, haktan hukuktan, bilimden, demokrasiden dem vuran bazıları, “oruspu”yu kıyafet koduyla ikonlaştırmışlardı. Bunlardan biri de Melek Mosso’ydu. Melek Mosso seçimden önce Kültür Bakanlığı’nın Kültür Yolu Festivalleri’nde sahne alıyordu. Kinini “oruspu” seviyesine taşıdığı seçimden sonra da bir AK Parti Belediyesi’nin düzenlediği halk konserinde sahne aldı. Kültür Sanatı, kalabalıkları toplamak ve onları çılgınlar gibi eğlendirmekten ibaret gören seviye devam ettikçe “oruspu”ya prim verenler artacak, eksilmeyecek.