
“Yüzüm tutmuyor ya, söyliyeyim burada: tango, 1880’lerde Buenos-Aires’in ortasındaki genelevlerde doğmuş bir danstır; görüyorsunuz çok eski değil bu. İlk tangoların sözleri, cinsel istek uyandıncı çok ‘aşırı’ içerikliydi.
Okumaya devam et
“Yüzüm tutmuyor ya, söyliyeyim burada: tango, 1880’lerde Buenos-Aires’in ortasındaki genelevlerde doğmuş bir danstır; görüyorsunuz çok eski değil bu. İlk tangoların sözleri, cinsel istek uyandıncı çok ‘aşırı’ içerikliydi.
Okumaya devam et
Sen daha o kadar gençsin ki hatıraları olmayan ve hatıralara değerlerini vermesini öğrenmemiş olansın.
Ben artık hatıraları olan ve hatıralara değer verecek kadar ihtiyarlamışım.
Okumaya devam et
Sesler, gizil bir orduyu yürüten düzenli bir trampet sesini andırmaya başladığında da, tren çoktan uzaklaşıp kaybolmuştu bile.
Birkaç fersiz ışık çukura kaçmış ölü gözü gibi parlıyordu.
Tren geçip gittikten sonra sessiz bir uğultu çökmüştü ortalığa.
Ve kentin sırtında bir dağ: küçük ya da büyük, kenti himayesine almışçasına güvenli bir heybetle durup beklemektedir.
Henüz gideceği yerin nerede olduğunu bilemeden yürüyordu.
Bu küçük kentte kendini yitireceği aklına gelmemişti.
Tren düzenli demir takırtılarıyla sürekli biçimde akıp gidiyordu.
Bir duvara, herhangi bir eşyaya bakar gibi bakıyordu.
Okumaya devam et
Kentliler, büyük bir doğallıkla, bu yapının önünden, her gün geçip giderler.
Yeryüzünde herkes olduğu yerde donup kalacaktır.
Bir mitralyözden çıkan kurşunları andırır bakışları.
Coşku içinde seviştikleri görülür başakların.
İnsanı yalnızlaştıran sürgün türküleri yakılır yeryüzünde.
Yeryüzünün yorgunluğu geçiyor hepimize.
Mavilik, daha hızlı koşar atlardan.

O kadar kalabalık ve kocamanlar ki kimse görmüyor onları.
Yaklaşıyor fukaranın ve onurun marşı.
Her çocuk ve anası paketi kucaklayınca bir havai fişek gibi patladı.
Sakat atları vururlar.

Göğsündeki broş, tıpkı dalgalar arasındaki bir kayık gibi inip çıkıyor.
Ben sizi değil, insanlığın ıstırabını öpüyorum…
Yunanca’dan sınava girmeye hazırlanan Vanya Ortepelev, evdeki tüm kutsal tasvirleri öptü.
Hayat beklenmedik şeylerle o kadar dolu ki…
Tanrı, yalnız sayfiye meraklılarına doğanın güzelliklerini anlama yeteneği vermiştir.
Yegor Semionıç, diktiğimiz her şeyi alıp götürüyor, günahlarını affettirmek için bir yere bağışlıyor.
Sobanın içinde rüzgar ağlıyor, sanki sıcak odaya bırakılmasını istiyormuş gibi, hava deliğinin kapağına vuruyordu.

Kalbimde, yaşarken ölen insanların bedenleri…
Yazı, ezen sınıfı ezmek için yazılır.
Duadan sonra Arş’a en yakın duran, boyun eğmeyen edebiyattır, İblis’e
Silah başına! demek de, “yazı masasına oturup yazı yaz!” demektir.
Yöneticinin gözüne koltuk tozu kaçınca, ulusunu tanıma olanağı yok.
Öyle demez mi Exupery, “İnsan olmak, sorumlu olmanın ta kendisidir.”

Umudumuz Şaban
“Şimdi ben buraya neden çıktım? Niçin çıktım? Nasıl çıktım?
Bunu izaha gerek yok. Gördünüz, yürüdüm çıktım.
Ama çıkmamış da olabilirim. Çıkmışsam çıkmışımdır, çıkmamışsam çıkmamışımdır. Görünen köy uzakta değildir.
Buraya çıktık da sonradan ‘çıkmadık’ mı dedik? Bunlar bir takım uydurma laflardır. Sahi ya, ben buraya neden çıktım? Kim çıkardı ulan beni buraya?
Okul, yol, tapu… Bırakın onu beni dinleyin ve de şunu unutmayın, atasözüdür: Oylarınız damlaya damlaya, dağdan kestim kereste! Bağımsız bir muhtar olaraktan prensibim; az iş, çok laf, o kadar!”
Münih Güvenlik Konferansı’nda Ekrem İmamoğlu’nun konuşmacı olarak katıldığı programı izledim. Yaptığı ilk çağrışım; “Umurumuz Şaban” filmindeki bu replik oldu.
Kemal Sunal’ı tenzih ederim. Allah’ın rahmeti üzerine olsun.

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanımızın, Münih Güvenlik Konferansı’da katıldığı oturumun kafa sesi eşliğindeki tercümesinde, bu bölüm son. Değerlendirmemi daha sonra yapacağım.
Okumaya devam et
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın İmamoğlu’nun katıldığı panel oturumun, kafa sesi eşliğindeki tercümesinde sona doğru yaklaşıyoruz. Bu bölümde başkanımız konuşuyor. Buyrun.
Okumaya devam et