Can Ataklı kerameti kendinden menkul bir zavallıdır. Asparagas ve mühtehcen gazeteciliğin piridir. Tan Gazetesi’nin Genel yayın müdürüdür. Milletten, memleketten, şehitten, matemden bihaberdir. Gerçek ilgi alanı; gece alemleri, rakı sohbetleri, geyiktir. Gazeteciden çok şovmen, haberciden çok haber palyaçosudur. Şehidin babası hakkında söyledikleri iman düzeyindeki fikridir. Fikrinde boğulsun.
Fatih Altaylı Vanlıdır. Vanlı olduğundan mı şanlıdır, varisi olduğu miras yüzünden mi tartışılır. Lakin şanslı olduğu için Galatasaray Lisesi’nden yolu geçmiştir. Yüksek öğrenime iki okula başlamış, ikisini de bitirememiştir. Şımarıklık deyin, kifayetsizlik deyin, ne derseniz; başladığını bitiremeyen bir eksiktir. Başörtüsüyle, dinle, diyanetle, milliyetçilikle kavgası vardır. Fırsat bulduğunda akrep gibi sokmaktan çekinmez. Akrebi bol olsun.
Her ikisi, 12 şehidimizin ardından, Türkiye’ye olan öfkelerini, Türk Milletine olan kinlerini bir kez daha gündemin üzerine boca ettiler. Kendilerine yakışanı yaptılar.
PKK, emperyalistlerce kurulan ve işletilen bir örgüt. Bırakın Kürtleri kendini bile temsil edemez. ABD’nin, Türkiye’ye karşı geliştirdiği düşmanca tutumun maşalarından yalnızca biri.
PKK eliyle Suriye’yi bölmek, Türkiye-Irak işbirliğini baltalamak, İsrail’in kahrolası elini güçlendirmek, bölgeyi kuklalarıyla dizayn etmek için düğmeye basan bizzat ABD’dir. PKK kiralık katil Amerika faildir. Sözde dost özde düşman emperyalist zorba kendine yakışanı yapmaktadır.
Sahada ve masada, dağda ve ovada bu düşmanlığa mukabele etmek Türkiye’nin hakkıdır, varlık yokluk meselesidir. Türkiye kendine yakışanı yapmaktadır.
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde Grubu bulunan partiler, milli ve insani meselelerde milli vicdanın yerini gösteren bildiriler yayınlarlar.
22 ve 23 Aralık’ta terörist saldırıları takiben de bir bildiri yayınlandı.
Bildirinin tam metni şöyle:
“Bölücü terör örgütü PKK tarafından iki gündür gerçekleştirilen hain terör saldırıları neticesinde 12 vatan evladımızı kaybetmiş bulunmaktayız. Milletimizin başı sağ olsun. Bu menfur saldırılarda şehit düşen kahraman askerlerimize Cenabı Allah’tan rahmet, kederli ailelerine ve milletimize sabır, yaralılarımıza acil şifa diliyoruz.
Bizler, TBMM’de, bildiride imzası bulunan siyasi parti grupları olarak, birlik ve bütünlüğümüze, huzur ve güvenliğimize yönelik bu saldırıları şiddetle kınıyoruz. Terör ve şiddet hiçbir zaman hedefine ve amacına ulaşamayacaktır. Aziz milletimizin teröre asla boyun eğmeyeceğini, Türkiye Cumhuriyeti’nin güvenliğine tehdit oluşturan tüm terör örgütleriyle tavizsiz bir şekilde mücadele edecek güç ve kudrete sahip olduğunu kararlılıkla ilan ediyoruz.”
Bildiri AK Parti, MHP, İyi Parti ve Saadet Partisi meclis grupları tarafından imzalandı.
CHP ve HDP, milli duyarlılık dışında hiç bir içerik ve iması bulunmayan böyle bir metne imza atmayı reddettiler.
Bildiri;
“birlik ve bütünlüğümüze, huzur ve güvenliğimize yönelik bu saldırıları şiddetle kınıyoruz. “ diyor, CHP ve HDP aksini mi söylüyor?
Bildiri;
“Aziz milletimizin teröre asla boyun eğmeyeceğini, Türkiye Cumhuriyeti’nin güvenliğine tehdit oluşturan tüm terör örgütleriyle tavizsiz bir şekilde mücadele edecek güç ve kudrete sahip olduğunu kararlılıkla ilan ediyoruz.” diyor, CHP ve HDP başka bir şeyi mi savunuyor?
CHP ve HDP ne diyor?
ABD’nin düşman emellerinin sahadaki kuklaları gibi TBMM’de de kuklaları mı var?
Velalet Siyaseti Türkiye’de olmuyor. Mustafa Kemal Atatürk ve İsmet İnönü örneğinde olmadı. Milli Şef ve Ebedi Şef neredeyse birbirinin canına kıyacaktı. Rivayetler öyle diyor. Süleyman Demirel ve Tansu Çiller de benzer bir süreç yaşadılar. Turgut Özal ve Mesut Yılmaz tecrübesi evlere şenlikti. Recep Tayyip Erdoğan ve Ahmet Davutoğlu hikayesinde acıklı son yaşandı. Türkiye’nin yaşadığı bu deneyimlerde; partisini emanet edip Cumhurbaşkanı olan kahramanlar söz konusu. Vekil atayanlar daha üst makamda oldukları halde, vekalet siyasetini işletemediler.
Bugünlerde Türkiye Siyasetinin başı vekalet siyasetiyle yine dertte. Özgür Özel, vekil CHP Genel Başkanı olarak mührü elinde tutuyor. Ekrem İmamoğlu mührü tutan eli tutuyor. İkisi arasında meseleler baş göstermeye başladı. İyi Partiye yönelik siyaset. İzmir ve Aydın adayları. İstanbul belediye başkan adayları… Tartışmanın biri bitmeden diğeri başlıyor. Parti fokur fokur kaynıyor. Medyaya her gün yeni bir tartışma yansıyor.
Ekrem İmamoğlu, tevazu maskesi altında müthiş bir kibir taşıyor. Ben, ben, ben… her kurduğu cümlenin, her yaptığı işin gizli öznesi. CHP’yi Özgür Özel’e bırakmayacak kadar kendi mülkü olarak görüyor. Temel atmama töreni, aramızda kalsın, Cumhurbaşkanı yardımcısı afişleri… Pek çok işi ters tuttuğu gibi bu ters işi dahi tersten tutuyor. Daha önce yaşadığımız vesayet siyaseti örneklerinde, üst makama geçen partiyi birine emanet ediyor, ondan bağlılık bekliyordu. İmamoğlu, belediye başkanlarından bir belediye başkanı olarak, CHP’nin bütün belediye başkanlarının patronu olan genel başkandan kendisine bağlılık bekliyor. Temeliyle çatısı yer değiştirmiş bir siyasi mimariye imza atmaya çalışıyor. Yaptığı inşaatları bilmiyorum ama bu siyasi inşaatın dayanımı çok fazla olmaz. Sarsıntı yorgunu olarak mutlaka yıkılır. Kimse hesap sormak için İmamoğlu’nu aramaz, CHP enkazının altında “ben”i de kalır.
“Efendinin araçları efendinin evini yıkamaz.” ecnebi literatüründe böyle bir deyim var.
Birleşmiş Milletler (BM) efendinin evi. 2. Dünya Savaşı’nın galip devletlerinin fikri. Türkiye’nin de dahil olduğu 51 devletle birlikte kurulmuş. Kurucu devletler galip devletlere küresel iktidarda meşruiyet devşirmek için kullanılmış. Genel Kurul bir niyet ve temenniler kurulu. Başka da bir fonksiyonları yok. ABD, Rusya, Çin, İngiltere, Fransa 5’i birden ya tek başlarına her kararı veto edebiliyor. ABD’nin özel imtiyazı var. Diğer ortakların engel olmaya cüret edemeyeceği çok sayıda operasyonu pervasızca yapıyor. Kalan 4’ününde BM’ye rağmen imtiyazları var ama ABD kadar değil. Çünkü ABD 1945’te Superman kostümü giymişti. Halen ekmeğini yiyor. Bir de İsrail. Genel Kurulu da Güvenlik Kurulunu da milim iplemiyor. Galip devletlerin ortak çocuğu olduğundan başına bir şey de gelmiyor. “sebep olan yapan gibidir” Babaları İsrail’in katliam ortağıdır. 75 yıldır bu böyledir.
Dünyada 206 ülke var. Bu ülkelerin 193’ü BM üyesi. 5’in dışındaki üye ülkelerin; “tamam efendim, tabi efendim, ne güzel buyurdunuz” demekten başka fonksiyonu yok. Kendileri açısından öyle. Galip devletler açısından öyle değil. Onlar için çok anlamlı. 2. Dünya Savaşını kazandıktan sonra; her gün ve her yerde yeni şeyler kazanıyorlar. 187 ülkeyi tespih yapmış sallıyorlar.
BMGK, 22 Aralık 2023’te insanlık, vicdan ve varlık adına bir utanç vesikasına daha imza attı. İsrail’in vahşi saldırılarını durdurmasını dahi öneremeyen bir karar tasarısı imzaladılar. İsrail’in kontrolünde Filistin’e insani yardım girişinin artmasını karara bağladılar. İsrail’in, himaye ettikleri saldırıları olmasa zaten dünya yardım olup Filistin’e akar. Katil İsraillerine bir çift söz bile edemediler. Herhalde “aç ölmelerine gönlümüz razı olmadı ölmeyecek kadar doyuralım sonra öldürelim diyorlar.”
BM Genel Kurulu’nun sözde görevleri şunlarmış:
• Silahsızlanma ve silah denetimi konusunda önerilerde bulunmak.
• Barış ve güvenliği etkileyecek görüşmeler yapmak, her konuda önerilerde bulunmak.
• Ülkeler arasındaki iyi ilişkileri bozucu sorunların, barışçıl yollarla çözümü için önerilerde bulunmak.
BM Güvenlik Konseyi’nin Görevlerini de şöyle sayıyorlar:
• Birleşmiş Milletler’in amaç ve ilkelerine uygun biçimde barış ve güvenliği korumak.
• Uluslararası bir anlaşmazlığa yol açabilecek her türlü çekişmeli durumu soruşturmak.
• Uluslararasında çekişmeli konularda anlaşma koşullarını önermek.
Bir arkadaşım Londra’da bir kitap fuarına gitmişti. Döndüğünde ofise geldi. İngiliz asaletinden, nezaketinden, düzeninden, mimarisinden, sanatından acayibül muazzam etkilenmiş. Anlattı. Anlattı. Anlattı. Doymadı yine anlattı. Dinledim. Dinledim. Dinledim. Sonra dedim ki: “Bahsettiğin güzel ne varsa, mazlumların gözyaşları üzerinde yüzüyor. İngiliz emperyalizmi, insanlığın kanını emerek genç kalıyor.“ Sonra ne dediğini hatırlamıyorum. Sonuç odaklı bir arkadaştı. Haticeye değil neticeye bak demiş olabilir.
İngiliz Emperyalizminin, adını tarihe yazdıran en önemli liderlerinden biri II. Elizabeth oldu. Adeta ölmekte direndi. Az kalsın Prens Charles ölecekti. William kral olacaktı. 70 yıl iktidarda kaldı. İngiliz sömürüsünde, uzun bacaklı İngiliz’in yaktığı fitne ateşlerinde, özellikle Ortadoğu’da akıtılan insanoğlu kanında onun imzası var.
İngilizler kraliyet ailesini emperyal emelleri için bir anahtar olarak kullanıyorlar. Kraliçenin ölüsünü de bu amaçla kullanmakta mahirler. Bir güzelleme, bir güzelleme, bir güzelleme. Neredeyse dünyada; “Bizi niye sömürmedin diye” isyan çıkacak. Allah’tan öyle bir yer yok.
Hürriyet Gazetesi güzel haber yapmış. Başlık şöyle: “Kraliçe Elizabeth ölümünden sonra kimseye yük olmak istememiş.” Kızıyla yapılan bir röportajdan ilham almışlar. Cenazesi zor olmasın diye Baltimor’da değil Londra’da ölmek istediğini yazmışlar. Kızı, cenaze merasimini bile önceden hazırlamış olduğunu ifade ederek, kraliçemize gizemli bir maneviyat yüklemiş. Fani olduğunu bildiğini söylüyor herhalde. Ama Londra’da ölmemiş. Baltimor’da ölmüş. Önemli değil. Aslında cenaze merasimini önceden planlaması, bu işi bile kimseye emanet etmek istemeyen bir hükmetme arzusu. Böyle yorumlanabilir. Ama kendinden emin, kimse yorumlamaz.
Vah diyor insan. Çok insanmış bilmemişiz. Çok duyarlıymış anlayamamışız. Çok sevecenmiş kinimizden görememişiz. Lilibetimiz. Kraliçemiz.
Anket bir kanaat öğrenme aracıdır. Aynı zamanda bir kanaat mühendisliği yöntemidir. Yol bulmakta zorlandığınız zaman, yolu bilenlere sorarsınız. Eğer yolu bilenin toplum olduğuna inanıyorsanız, topluma sorarsınız. Ya da doğrunuzu kabul ettirmek için bilmeyenlere doğrunuzu bildirirsiniz. “Maviyi mi alırsın Sarıyı mı ?” bir kanaat öğrenme sorusudur. Dünyanın en güzel rengi mavidir. Katılır mısınız? Bir mühendislik sorusudur. Maviden haberi olmayanları bile haberdar etmiş olursunuz?
Seçim sathına girdiğimiz için çok sayıda anket yapılıyor. Bu anketlerde aday adayları, adaylar soruluyor. Şu mu olsun bu mu olsun diye kanaatler araştırılıyor. Sorulan sorularda, soranların bile farkında olmadığı büyük bir mühendislik var. Olmadık insanlar, insanların zihninde denkleme sokuluyor. Rakiplerin ismi büyütülüyor.
Tarafların yaptığı anketlerde örneğin: Patates mi x mi? Patates mi y mi? Patates mi ? Diye soruluyor. Bütün sorularda, patates için müthiş bir konumlama yapılıyor. Ankete muhatap olanların zihnine patates nakşediliyor.
Oysa X hakkında ne düşünüyorsunuz? Belediye başkanı olmasını ister misiniz? sorusu, diğer tarafı konumlamadan pekala sorulabilir. Anket yaptırırken, psikolog ve sosyologların katkısının es geçilmesi bu ve bunun gibi çok sayıda soruna sebep oluyor. Kanaat öğrenmek için yapılan anketler, istenmeyen kanaat oluşturan araçlara dönüşüyor. Anket yaptıran kurum ya da kişiler kendi bacağına sıkıyor.
“Coğrafya kaderdir.” Tabi coğrafya sadece toprak değildir. Bulunduğunuz ortam, sosyal çevre, uzmanlık, geçmiş de coğrafya şubesindendir. Ergen kahveleri, popüler mekanlar, twitter, facebook, instagram, tiktok coğrafyaya dahildir. Buralardaki genel kanaat, estirilen hava, dil raconu kaderdir. Genel kanaatin hafif dışına çıktığınızda tard edilirsiniz. Estirilen havaya muhalif olursanız ötekileşirsiniz. Dil raconunu kullanamazsanız, istenmeyen göçmen muamelesi görürsünüz.
Bu fanuslardan ya da bu fanuslar içindeki baloncuklardan dünyaya bakıldığında görünen aynı şeydir. Aynı olmayan aykırı olduğundan ötekidir. Kadınlar 90 x 60 x 90 ve ışıl ışıl olduğunda kadındır. Erkekler, güçlü kasları ve yüksek performanslarıyla erkektir. Sözü dinlenecek kişi, çoğunluğun kulak kesildiği kişidir. Beğenilecek şey beğenisi çok olandır. Aksi haramdır.
Amerika Newyork’tur. Manhattan’ı yoktur. Beyaz adam adildir, siyah adam mutedil. Fransa Şanzelize’dir. Herkes güzel kokar. Herkes sitil sahibidir. İngiltere çok görkemlidir. Hoşgörülü ve adildir. Kral bütün kullarına karşı çok şefkatlidir. Bütün bunların öyle olmadığını bilen ve söyleyen cahildir. Bu yüzden bilen ve söyleyenler genellikle dilsizdir. Aksini bilenler dahi; kendilerine belletileni söylemekte, onu savunmakta mahirdir. Zira dışlanmak, insanın en son isteyeceği şeydir.
Modern zamanların ve ortamların dayattığı boyut, dünyada tek boyuttur. Çoğu genç bu yüzden kendi dahil mensup olduğu dünyaya düşman, çünkü kuralı koyanlar başka dünyalara düşmandır. Bu yüzden hakikatin peşinde yeterince insan yok. Çünkü hakikat bu alemde geçer akçe değildir. Söz hakkı ortama şekil verenlerindir. Maalesef hiç biri bildiğimiz değildir.
Crown’da* Philip sürekli “sistem” vurgusu yapıyor. Elizabeth’in kocası. Diana’nın özel hayatı ile ilgili yargı dağıtırken “sistem” diyor. Charles’ın skandallarıyla ilgili konuşurken “sistem” diyor. Torunlarının özel hayatlarıyla ilgili “sistem” diyor. Her ne olursa olsun, sistemin işlemesi ve buna göre hareket edilmesi gerektiğinin altını çiziyor.
Kapitalizm işte böyle bir şey. Ne olursa olsun, işlemesi gereken bir sistem. Bütün insanlığın ön kabulü bu yönde. Savaşlar, kaoslar, ölümler, yaşamlar… bu sistemin gereklerine göre elbise giyiyor. Sisteme yarıyorsa savaş normal. Sisteme yarıyorsa insanlar ölebilir. Tek ölçü sisteme yararlı olup olmamak.
Amerika Birleşik Devletleri borçlu, İngiltere Borçlu, Türkiye Borçlu, Uganda Borçlu, Irak Borçlu. Devletlerin borçları birbirlerine değil. Hepsi sisteme borçlu. Sorgulanamaz kabul edilen sistem, devletler dahil bütün dünyanın iliğini sömürüyor. Ağzını açan birileri olursa, görünmez bir Philip sesini yükseltiyor; “Sistem” diye ahkam kesiyor.
Bedeli nedir? Hesaplanabilir mi? Çok emin değilim. Ama bedeli ödenip değiştirilmezse, herkesin namzet olduğu tek makam var: Kölelik.
*Netflix’te yayınlanan Kraliçe Elizabeth’in yaşam öyküsünün anlatıldığı dizi.
14 Mayıs seçimlerinden önceydi. Henüz Millet İttifakı’nın adayı belli değildi. Anket üstüne anket yayınlanıyor, muhtemel adayların şansı sorgulanıyordu. Recep Tayyip Erdoğan karşısına çıkarılabilecek adaylar arasında Mansur Yavaş ve Ekrem İmamoğlu vardı. Kemal Kılıçdaroğlu’na fark atıyorlardı. Her iki isme Meral Akşener sahip çıktı. Bir nevi onların sözcülüğünü yaptı. “Bu sefer kesin kazanacağız” hülyasında olanları ikna edemedi. Epeyce de yalpaladı. “Yapma pirom, etme pirom, gitme pirom, kendimi yakarım pirom” nidaları halen kulaklarımızda. İki muhtemel aday, sindiler, çekindiler, korktular, topa giremediler, Akşener’in elini böğründe bıraktılar. Bunu herkes biliyor.
Seçim geçti. Cumhurbaşkanı adayı Kemal Kılıçdaroğlu, yardımcı adayları Mansur Yavaş ve Ekrem İmamoğlu, masa kontenjanından yardımcı adayları… hepsi birlikte kaybettiler. Kimse yenilgiyi üzerine alınmadı. Hesabı Kılıçdaroğlu’na keserek defteri kapattılar.
CHP’yi ele geçiren kaybedenler, İyi Parti’yi de büsbütün devre dışı bırakacak siyasi mühendisliğe soyundular. İstifalar, istifalar, istifalar… Her tırtıklamada İmamoğlu’nun imzası vardı. Mansur Yavaş, sinsi sinsi bir köşede beklemeye devam etti. İmamoğlu Yavaş’ı tekrar aday yaparak taltif etti. Bağlılığını güçlendirdi. Akşener İmamoğlu’nun meydan okumasını gördü. Savaşsa savaş dedi. İmamoğlu’na bağlılığını ilan eden Yavaş’ı da korkak olarak ilan etti. Yavaş üzülmüş, öyle dedi. Korkağa tabi ki korkak derler, niye üzülmüşse artık.
Akşener bu fırtınadan kurtulursa, partisini yeniden kurmuş olacak. Yavuz Ağıralioğlu gibi kabul görmüş siyasetçileri tekrar kadrosuna katabilirse, her iki “korkağın” helvasını dağıtabilir.
10 Kasım’da Tuzla Piyade Okulu’nda bir asker, yakasına Atatürk resmi takmamış. Bazı arkadaşları buna tepki göstermişler. Bilmem kaç numaralı koğuşta kalan 3 kişi de Atatürk rozeti takmama suçuna iştirak etmiş. Arbede çıkmış. Şikayet olmuş. Askerlerin görev yerleri değiştirilmiş. Soruşturma devam ediyormuş. Elde var Atatürk tartışması. Başka bir şey daha olmuş, Nur Cemaati’nin derslerine davet içeren videolar yayınlanmış. Üstüne üstlük Diyarbakır’da bir temsilde, bir çocuk Bediüzzaman Said Nursi gibi giydirilmiş. Elde var İrtica tartışması. 2011 yılında Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir, Diyarbakır’daki bir caddeye Şeyh Said ismini vermiş. Cadde 12 yıldır Şeyh Said Caddesi. Caddeyi, Şeyh Saidi, Diyarbakır’ı, Kürdü, Türkü bilmeyenler yüksek volümlü bir tartışmaya başlamışlar. Elde var Kürt tartışması. Yakında bir alevi tartışması beklenebilir. Bütün bunlar CHP ve CHP çevresinin eski gündemlerine dönme işareti. Türkiye’nin eski gündemlerini hortlatıyorlar, yazık ediyorlar.